- Bebeğimin Gelişimi
- Bebeğimin Beslenmesi
- Bebeğimin Sağlığı
- Bebeğimin Bakımı
- Bebeğimle İlgili Sorularım
- Bebeğimin Doktoru
Bebeğimin Doktoru
Bebeğinize bir uzman gözüyle bakabilmeniz için doktorumuz, size özel hazırladığı makaleleriyle her ay farklı bir konuda uzmanlığını sizlerle paylaşıyor. Oyuncak seçiminden sosyal gelişime, diş sağlığından olabilecek alerjilere kadar her türlü konuyu uzman doktorumuzdan öğrenebilirsiniz.
- 0-2 Yaş Grubunda Gastroözafagial Reflü
Gastroözafagial reflü hastalığı, (GÖRH) mide içeriğinin yemek borusuna ve ağza doğru ters yönde ilerlemesi sonucu meydana gelen bir olaydır. Bu olayın sonunda yemek borusunda yanma ve ekşime hissi, kusmalar görülebileceği gibi mide içeriğinin akciğerlere kaçması sonucu öksürük ya da akciğer enfeksiyonları gibi değişik bulgular da oluşabilir. Bu farklı bulgular tanı koymada güçlüklere sebep olabilir.
Tüm yaş gruplarında GÖRH görülebilmekle beraber bebeklik dönemlerinde daha farklı özellikler gösterir.
4 aylık döneme kadar olan bebeklerde GÖRH görülme sıklığının %70’lere vardığı görülmektedir. Ancak bebeklik dönemlerinde Gastroözafagial reflü bir hastalıktan ziyade fizyolojik bir olay olarak karşımıza çıkar. Bebeklik döneminde GÖRH’nün sık görülme nedeni, bu mekanizmaların henüz yeterli olgunluğa ulaşamamış olmasıdır. Fizyolojik olan bu durumlarda basit önlemler reflüyü azaltabilir.Reflüsü olan bebeklerde antireflü mamaları kullanılabilir. Bu mamalar yoğun kıvamlı oldukları için mideden yemek borusuna geri kaçak olmasını engeller. Daha ciddi reflüsü olan çocuklarda ise reflü tedavi ilaçları kullanılabilir. Ancak bu mutlaka pediatri hekimi gözetiminde olmalıdır. 6 aydan1 yaşına kadar olan çocuklarda reflüyü arttıran gıdalar zaten beslenmenin içinde bulunmaz. 1 yaşından sonra başlanabilen çikolata ya da benzeri gıdalar, yağlı gıdalar, mide asidini arttıracak asitli içecekler reflüyü tetikleyebilir.
Bebek beslendikten sonda gazının iyi çıkarılması mide içindeki basıncı azaltacağı için bebeğin kusmasını ve reflü gelişmesini azaltır. Ayrıca bebeğin hafif yüksek bir yastıkta yatırılması da reflüyü azaltabilir. Bebek büyüdükçe vücudundaki bu mekanizmalar da olgunlaşır ve 1 yaşından itibaren reflü görülme sıklığı düşer. Ancak bu mekanizmaların olgunlaşamadığı ya da yeterli olamadığı durumlar da vardır. Bu durumlarda yaş ilerlese de reflü ve yol açtığı şikayetler devam edecektir. Bu durum ve reflünün şiddeti basit şikayetlerden çok ciddi sonuçlara kadar bir dizi soruna sebep olabilir. Hastalarda kusmanın yanında, huzursuzluk, büyüme ve gelişme gerilikleri, kansızlık, tekrarlayan akciğer enfeksiyonları, yenidoğan apneleri gibi sorunlar gelişebilir.
Özellikle gece yattıktan sonra ortaya çıkan öksürükler aileleri şüphelendirmelidir. 6 aylık dönemden daha fazla süren kusmaları, özellikle gece öksürükleri olan bebekler mutlaka bir çocuk hekimine götürülmelidir. Değişik tanı yöntemleri ile reflü tanısı konulabilmekte ve cerrahi müdahalelere kadar varan değişik tedavi yöntemleri uygulanabilmektedir.
- Bebeklerde Emme Reddine Yaklaşım
Emzirme, doğumu takip eden en kısa sürede başlatılması gereken, 2 yaşına kadar bebeğin beslenmesinde en önemli rolü oynayan olaydır. Anne sütünün çok değerli içeriği bebeğin büyümesinde paha biçilemez rol oynar. Bu tamamen doğal ve kendiliğinden gelişen bir süreç olmasına rağmen belli güçlükler içerir. Bu konuda mutlaka anneye emzirmenin önemi ve teknikleri anlatılmalı ve problemler yaşandığında ise anne desteklenmelidir.
Bebeğin emmesi refleks olarak hemen başlar. Bununla birlikte meme reddi sık rastlanılan bir durumdur. Bu çoğunlukla kolay halledilebilen ve geçici bir durum olmakla beraber bazen yapısal anormaliler gibi ciddi durumlara da yol açabilir. Meme reddi anne kaynaklı sebeplerden olabileceği gibi bebek kaynaklı sebeplerden de olabilir.
Meme reddinin sebeplerini özetlersek, annenin bedensel ve psikolojik durumu, meme başlarının fiziksel yapısı, annenin beslenme sağlığı, içinde yaşanılan toplumun alışkanlıkları ve adetleri, bebeğin fiziksel durumu gibi birçok sebep etkilidir.
Annede bedensel olarak emzirmeye engel teşkil edecek anatomik bir bozukluğun varlığı, ya da ilk doğumu olması, bebeklerine yeterli süt üretmelerine engel olabilir. Çocuk yaşta anneler de bu sorunu yaşayabilir. Yeterli süt alamayan bebekler bir süre sonra yorularak emmeyi bırakabilirler. Bu durumda mutlaka anneye gereken destek verilmeli, psikolojik yönden rahat ve huzurlu olma, bol sıvı alımı, yeterli ve dengeli beslenme, iyi dinlenme, süt yapımını arttırıcı çaylar (ısırgan otu çayı) ve içecekler (malt içerikli içecekler) tüketme gibi; yeterli süt oluşumunu sağlayacak yöntemler uygulanarak anne sabırla emzirilmeye teşvik edilmelidir. Anne bedensel olarak da psikolojik olarak da hazır olmayabilir. Özellikle doğumdan sonraki loğusalık dönemi anne psikolojisinin en hassas olduğu dönemdir. Annenin bebekle olan ilişkisi ve bebeği kabullenmesi emzirmeyi kolaylaştıracaktır. Bu dönemde anne psikolojik olarak sürekli desteklenmeli ve yardımcı olunmalıdır.
Fiziksel olarak annede meme başının içe gömük olması, meme başlarında çatlaklar ve yaralar, meme iltihapları (mastit) gibi durumlar fiziksel olarak emzirmeye engel olabilir. Yeni doğan döneminde bebekler meme ucunu yakalamadan da emme işini yapabilseler bile bebeğin bebe meme ucunu yakalaması emmeyi kolaylaştırmak için önemlidir. Meme başlarında çatlaklar ve yaralar genelde yanlış emzirme tekniklerinden kaynaklanır. Yanlış emzirme şekillerine örnek olarak bebeğin anne memesini emzik gibi kullanması, aerola dediğimiz kahverengi halka yerine meme ucunu kavraması, meme ucunun ıslak kalması verilebilir.
Kullanılan iç çamaşırının niteliği önemlidir. Pamuklu sutyenler daha sağlıklıdır. Çatlak olan meme başları her emzirmeden sonra temiz su ile yıkanmalı ve kurulanmalıdır. Meme başı çatlaklarından girebilecek mikroplar mastit denilen meme iltihaplarına yol açar. Bu durumda iltihaplı meme ağrılı ve kızarıktır. Memelerin iyi boşalamadığı, sütle dolu kaldığı durumlarda da mastit gelişebilir. Mastit olduğunu düşündüğünüz durumlarda mutlaka doktorunuz ile görüşmeli ve gereken ilaçları almalısınız. Çünkü mastit nadiren kendiliğinden iyileşir. Gerekli tedavi alınmadığında meme apselerine kadar gidebilen durumlar ortaya çıkabilir. Mastit varlığı emzirmeye engel değildir.
Annenin beslenmesi üretilen sütü etkiler. Annenin gaz yapıcı yiyecekler yemesi bebekte de gaza sebep olabilir. Ayrıca annenin baharatlı ya da sarımsaklı şeyler yemesi bebeği etkileyebileceği için memeyi reddetmesine de yol açabilir. Ayrıca bebeğin biberonla beslenmesi de meme reddini kolaylaştırır.Bebek kaynaklı sebepler arasında ise en önemlisi, bebeğin fiziksel olarak emmesini engelleyen durumlardır. Yarık damak, yarık dudak hastalıklarında bebek yeterli vakumlama yapamaz, az da ola gelen anne sütünü yutamaz. Bu sebeple bu bebekler sağılan süt ile beslenmeli ve doktorun gerekli gördüğü şekilde en kısa sürede tedavi edilmelidir. Cerrahi müdahale gerektiren bu durumların dışında bebeğin gazı, ya da bir takım enfeksiyonları (idrar yolu enfeksiyonu, kulak enfeksiyonu vb.), burnunun tıkalı olması, diş çıkarması gibi durumlar bebeğin meme emmesine engel olabilir.
Bebeğin ilk 6 ay boyunca anne sütü ile beslenmesi çok önemlidir. Yukarıda açıklandığı gibi birkaç ciddi durum dışında meme emmeyi reddetmesi basit önlemlerle ve destekle atlatılabilecek bir durumdur. Bu temel bilgilere sahip olmanın yanı sıra anne, emzirme konusunda sabırlı ve ısrarlı olmalı, mutlaka çevresinden yeterli desteği almalıdır.
- 0-2 Yaş Grubu İçin Fiziksel Egzersizler
Bebeklerin en hızlı geliştiği dönem 0-2 yaş arasıdır. Bu dönem, bebeğin hem fiziksel hem de bilişsel olarak en hızlı geliştiği dönemdir. Dolayısıyla kemik ve kas gelişiminin çok hızlı olduğu bu dönemde, bebeğe yaptırılacak egzersizler de önem kazanmaktadır. Basit ve doğru egzersizler ihmal edilmemeli,devamlı olarak uygulanmalıdır.
0-2 yaş grubu çocuklar için yaptırılacak fiziksel egzersizlerdeki amaç; çocuğun yaşına uyumlu aktiviteler ile fiziksel gelişimini desteklemek, motor ve bilişsel gelişimini sağlamak, sosyal ve duygusal ortamlara uyumunu arttırmak olmalıdır.
Bu yaş grubundaki çocuk ve bebekler için önerilebilecek egzersizler, kendilerinin tek başlarına yapacakları egzersizlerden ziyade ebeveyn desteği ile yapılacak egzersizlerdir.
Bebeğiniz başta sizin desteğiniz ile yapabildiği hareket ve egzersizleri kendi başına desteksiz olarak yaptığında birey olduğunun farkına varacak ve özgüveni desteklenecektir.
Bebeğinizin bulunduğu yaş grubuna göre aşağıdaki egzersizleri uygulayabilir:
0-6 ay yaş gruplarında genel olarak ebeveynlerin yaptırdıkları iki basit egzersiz önerilmektedir. Birincisi; sağa sola dönme egzersizleri (bebek sırt üstü yatırılarak bir bacağı diğer bacağının üzerinden öteki tarafa çevrilir ve dönmesine yardımcı olunur), ikincisi; çocuğun yerde yüzüstü yatar pozisyonda kolları üzerinde doğrulması ve bu şekilde sırt ve boyun kaslarının çalıştırılmasıdır. Bebeğin yerde kendi başına dönme egzersizleri yapmasına izin verilmelidir.
6-12 ay yaş gruplarında; bebeğin ayak tabanlarından desteklenerek emekleme pozisyonuna getirilmesi, denge kontrolünün gelişmesi ve kas gücünün artması açısından faydalıdır. Sağa sola tam dönüş egzersizleri bu dönemde de yapılmalıdır. 8 aydan sonra, oturan bebeğe kendisine doğru gelen topu tutması, yakalaması, sonra kendisi yuvarlaması gibi yerde topla yapılan egzersizler önerilebilir. Bu egzersizler bebeğin koordinasyon ve kas gelişimini desteklerken oyun becerisini de geliştirir.
12-24 ay yaş gruplarındaki bebeklerde; yürüme egzersizleri, denge kontrolünü sağladıktan sonra ayakla topa vurma, itme çekme faaliyetleri faydalı olur. 2 yaşa doğru tırmanma, hoplama zıplama gibi aktiviteler yapılmalıdır. Bu yaşlarda, saklambaç oyunu çocuğun algılama ve araştırma yeteneğini geliştirir.
Yaşına uygun egzersizleri ebeveyn desteğine rağmen yeterli seviyede yapmayan bebeklerde, bu durum kas ve kemik gelişimindeki bozukluk ya da gecikmelerin habercisi olabileceği için çocuk doktoru ile görüşülmesinde fayda olacaktır.
Özetlemek gerekirse; egzersizler bebek ve çocukluk döneminde özellikle kas gelişimini, eklem hareketlerini ve esnekliğini arttırma yönünde çok katkı sağlar. Yeterli dozda yapılan egzersizler motor becerilerini geliştirmekle beraber belli bir disiplini de küçük yaşta edinmelerine yardımcı olur.
- Kış yaklaşırken 0-2 yaş çocukları için öneriler
Kış aylarında havaların soğumasıyla birlikte hastalıklarda artış gözlemlenir ve çocuklar için koruyucu tedbirler alma gerekliliği ortaya çıkar. Çocuğu doğrudan soğuktan ve soğuk kaynaklı rahatsızlıklardan korumak bu tedbirlerden biriyken en az bunun kadar önemli olan bir başka husus da çevredeki insanların hastalıklarından korunabilmektir. Kış aylarında çocuklarda nezle, grip, orta kulak enfeksiyonu, sinüzit gibi sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonları dışında zatürre, bronşit şeklinde alt solunum yolu enfeksiyonları da görülebilir. Çocuklarımızı bu enfeksiyonlardan korumak ve kışı rahat geçirmek için bazı önlemler alınmasında fayda vardır.
Solunum sistemi burun, ağız, bademcikler, boğaz, ses telleri, geniz, soluk borusu, akciğer içi hava yolları ve akciğer gibi organlardan oluşur. Ağız, burun, boğaz ve bademciklerdeki enfeksiyonlar “üst solunum yolu enfeksiyonu” olarak adlandırılırken, bu mikropların soluk borusu ve akciğerleri, akciğer içi hava yollarını iltihaplandırmasına “alt solunum yolu enfeksiyonu” denmektedir.
Solunum yolu enfeksiyonları toplumsal kökenlidir, insandan insana geçer. Ağızdan çıkan küçük partiküllerin havada asılı durması ile bulaşır. Buna damlacık yolu adı verilmektedir. Bu enfeksiyonlar çoğunlukla viral, yani virüse bağlıdır. Halk arasında “gribal” diye de adlandırılır. İnsandan insana kolayca geçebilmesi yüzünden 0-2 yaş arası çocukların kalabalık ve havalandırması iyi olmayan ortamlara sokulmaması iyi bir tedbirdir. Okula giden bir kardeşin olması durumunda ise hasta çocuğun enfeksiyon geçirdiği dönemlerde sağlıklı çocuklardan izole edilmesi gerekir. Her zaman için el temizliği çok önemlidir. Bu nedenle bebeklere bakan kişilerin el temizliğini doğru yapmaları ve hastalık halinde mutlaka maske takmaları gerekir. Bebeklerin bulunduğu ortam her gün havalandırılmalı ve temizliği günlük olarak yapılmalıdır.
Kış ayları yaklaşırken alınacak tedbirler elbette sadece hastalıklardan korunmak değildir, bebeğin bulunduğu ortamın nem ve sıcaklığının düzgün ayarlanmaması, ya da kat kat giydirilmesi sık yapılan hatalardır.
Bebeğin bulunduğu ortam ısısının 24C olması yeterlidir. Nem oranı düşük olan sıcak ortamlar bebeklerde burun tıkanıklığını arttıracağı için ortam nemlendirilmelidir. Bebeğin çok fazla giydirilmesinin bir faydası yoktur. Bu nedenle body üstüne tulum giydirilmesi yeterli olacaktır. Diğer yandan bebeğin kıyafetlerinin pamuklu kumaştan yapılmasına özen göstermek gerekir.
Beslenme açısından anne sütü, bebeklerin doğal direncini arttırmada başta gelen faktörlerden biridir. 2 yaşına kadar bebeklerin anne sütü ile beslenmesi desteklenmelidir. Ek gıdalardan portakal, mandalina, kivi, havuç suları gibi meyve suları tercih edilmeli, sebze çorbalarına ise yeşil yapraklı sebzeler (brokoli, ıspanak, kereviz yaprağı, maydanoz) ilave edilmelidir. Ihlamur, melisa çayı, adaçayı, papatya çayı kahvaltıda verilebilir.
Aşılama, hastalıklardan korunmada çok önemlidir. Bebeklerin pnömokok aşısı mutlaka yapılmalı ve 6 aydan büyük çocuklara grip aşılaması yapılmalıdır.
Burun tıkanıklığı olan bebeğinizin burnunu serum fizyolojik damlatarak burun pompaları ile açarak sıkıntısını giderebilirsiniz. Ateşi olduğu dönemlerde ateş düşürücü veriniz. Öksüren çocukların banyo yaptırılmaması doğru değildir.
Bu bilgiler ışığında, alınan tüm koruyucu tedbirlere rağmen bebeğinizde burun tıkanıklığı, aksırma, öksürük şeklinde viral enfeksiyonlar görülebilir. Solunum yolu enfeksiyonlarının %90’ının viral kökenli enfeksiyonlar olduğu ve viral enfeksiyonlarda antibiyotik tedavisi uygulanmadığı bilinmelidir. Geri kalan %10’luk kısım bakteriyel kökenli olup antibiyotik kullanımı gerektirir.
Her türlü sağlık sorununda olduğu gibi, kış ayları yaklaşırken yaşanabilecek sorunlar hakkında da anne babaların bilgi sahibi olmaları, gerekli tedbirleri almaları önemlidir. Yukarıda bahsedilen hafif bulguların dışında kontrol edilemeyen ateş, hırıltılı soluma, şiddetli öksürük, huzursuzluk gibi ciddi sıkıntıların mutlaka bir çocuk hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmesi gereklidir.
- Çocuklarda konuşma gecikmesi
Bebeklik ve çocukluk çağında aileleri endişelendiren konulardan biri de, çocuğumuzun geç konuşmaya başlamasıdır. Her ne kadar bu durum ebeveynleri rahatsız eden bir konu olsa da aslında çok büyük bir kısmı, önlemler ve doktor desteğiyle (pediatri hekimi ve/veya pedagojik destek) halledilebilen problemlerdir.
Çocuğun gelişme sürecinde, dil ve konuşma fonksiyonunun gelişmesi çok geniş bir zaman aralığına yayılır. Gerçekten çocukta konuşma gecikmesi olup olmadığına karar vermek oldukça önemlidir. Gelişme için üst yaş sınırı olan dönem geçmesine rağmen hala konuşmasında sıkıntı var ise, bu problem aile ve doktor tarafından ortak saptanmalıdır. Bu gelişme sürecinde sınırlar kabaca şöyledir:
-Bebeğiniz 6 aya kadar b, p, m harflerini içeren mırıldanmalar, ufak sesler çıkarmaya başlar.
-1 yaşına kadar tek heceleri arka arkaya sıralayabilir, mesela ba-ba, de-de, me-me ya da ma-ma gibi tekrarlamalar görülür.
-1-2 yaş arasında, tek kelimelik yada 2 kelimelik sözcükler (anne gel gibi )kullanabilir.
-2-3 yaş arasında 2-3 kelimelik cümleler kurup isteklerini dile getirebilir.
Çocuğun geç konuşmasında etkili olan sebepler şu şekilde özetlenebilir:
1.Çocuğun motor ve fiziksel gelişiminin yetersiz olması.
Motor gelişim açısından çocuğun oturma, emekleme, yürüme şeklinde kaba motor hareketlerine bakılır. Fiziksel gelişim açısından tartı, boy, saç, tırnak, diş gelişimi değerlendirilir.
2.Çocuğun işitme problemleri olması.
Bu sorunun tespit edilebilmesi adına seslere yanıtsızlık veya az yanıt verme, adı söylendiğinde tepki vermeme gibi durumlar aile tarafından değerlendirilebilir. Tıbbi muayenelerde işitme testlerinin bozuk çıkması da bu problemlere işaret eder.
3.Çocukların ihmal edilmesi, yeterince ilgi gösterilmemesi; televizyon başında çok fazla müzik ve reklam izletilmesi
4.Genetik faktörler (ailede geç konuşan bireyler olması)
5.Evde birden çok yabancı dil konuşulması
6.Otizm gibi spesifik bazı hastalıklar da konuşma gecikmesine sebep olabilir.
Yukarıda bahsedilen yaş aralıklarında, beklenilen konuşma gelişmesini göstermemiş çocuklarda konuşma gecikmesinin varlığından bahsedilebilir. Aileler bu duruma panik yapmadan bilinçli bir şekilde yaklaşmalıdır. Yanlış tutumlar problemin uzamasına ya da kalıcı hale gelmesine neden olabilir. Çocukla inatlaşmamalı, konuşmaya zorlamamalıdır. Çocuk konuşamadığı için zaten hırçın ve agresiftir. Aileler bu durumda daha da baskı ortamı oluşturarak bu durumu bastırmaya çalışmamalıdır. Az veya yanlış da olsa çocuğun söylediği ya da söylemeye çalıştığı şeyler özenle dinlenmeli düzeltme yapılmamalı, dalga geçilmemelidir. Her ne olursa olsun, çocuğa bu konuda eksiklik hissettirilmemeli, aksine ailesinin kendisini ne kadar sevdiği vurgulanmalıdır.
Okul çağına geldiğinde hala devam eden konuşma gecikmesi ve bozukluğu var ise önce öğretmeni gerekirse hekim ve konuşma terapisti desteği ile sorun çözülmeye çalışılmalıdır.
- 0-2 yaş grubu çocuklarda oyuncak seçimi
0-2 yaş grubundaki bebek ve çocuklar çok hızlı gelişim gösterirler. Bu yüzden bu yaş aralığı için oyuncak seçimi de bu gelişimi takip edecek şekilde uygun olmalıdır. Aylara göre oyuncak seçiminin nasıl olması gerektiği aşağıda açıklanmıştır;
0-6 ay arası: Bu dönem esas olarak nesneleri gözleri ile takip ettikleri, sesin kaynağına yönelebildikleri, elleriyle vurma, itme gibi kaba hareketler yapabildikleri, 6. aya doğru oturup nesneleri yakalayabildikleri bir dönemdir. Bu döneme yönelik oyuncaklar, bakma, dokunma, ağza alma gibi özellikleri olan oyuncaklardır. 0-2 aylık dönemde daha çok bakma ve işitme özelliği olan parlak oyuncaklar ve sesli oyuncaklar tercih edilmeli, 2-6 aylık dönemde ise daha ziyade tutma, itme, avuca alma, ağza götürme özellikleri olan, kendi etrafında dönen oyuncaklar seçilmelidir. Yatak üzerlerine asılabilen çıngıraklı oyuncaklar, insan yüzleri gibi net çizgileri olan resimli oyuncaklar, parlak renkli basit çizgili oyuncaklar uygundur.
7-12 ay arası: Bu dönemde bebekler desteksiz oturmaya, emeklemeye ve sıralamaya başlarlar. Ayrıca yakalama işlevi gelişir, parmakları arasında nesneleri sıkıştırma, birbirine vurma gibi işleri yapabilir. Bu dönemde oyuncaklar daha çok ilgisini çekeceği için daha fazla zaman ayıracaktır. Birbirine geçebilen oyuncaklar, halkalar, avuçlayabileceği plastik küpler, ağza sokulabilen, kemirilebilen kauçuk oyuncaklar, yırtılamayan bebekler, zıplayan ses çıkaran oyuncaklar, toplar, kapağı açıldığında ses çıkaran kitaplar oynayabileceği oyuncaklar arasındadır.
1-2 yaş arası: Kasları gelişmekte olduğu, büyük kasların becerilerinin arttığı bir dönemdir. Bu dönemde fiziksel egzersizler yoğundur, koşar, zıplar, tırmanır, yuvarlanır, yaptığı işlerin sonucunu görmek ister. Çocuğun keşifler yapabildiği bir dönemdir. Yeni oyuncakları keşfeder. Bu sebeple itilip çekilebilen, içi doldurulabilen oyuncaklar hoşuna gider. Oyuncak arabalar, iple çekilebilen tekerlekli oyuncaklar, üst üste konulabilen kutular, iç içe geçebilen oyuncaklar, legolar (ufak parçaların yutma riskine karşı büyük parçalı legolar seçilmelidir), kovalar, kürekler, süzgeçler oynayabileceği oyuncaklardandır. Bu dönemde su ve kumla oynamaktan çok keyif alırlar.
Özellikle 0-2 yaş grubu için oyuncak seçiminde, oyuncağın bebeğin sağlığı açısından bir risk taşımaması konusunda ailelerin bilinçli olması gerekir. Örneğin;
- Oyuncakların ve parçalarının emme veya nefesle çekilmesini önleyecek kadar büyük olmalarına,
- Oyuncak kenar, çıkıntı, yaylarının fiziksel yaralanmaya yol açmayacak şekilde olmasına,
- Kolayca tutuşmayan malzemeden yapılmış olmasına,
- İçine girilebilen oyuncaklarda sıkışma riski taşımamasına,
- Parça fırlatan oyuncaklarda fırlatılan parçanın yaralanma riski taşımamasına dikkat edilmelidir.
Genel olarak 0-2 yaş grubu bebek ve çocuklarda oyuncak seçilirken CE standartlarına uygun oyuncaklar tercih edilmelidir. Sağlık Bakanlığı’nın oyuncaklar hakkında yönetmelik detaylarına aşağıdaki web sitesinden ulaşılabilir. Burada oyuncak seçiminde sağlık açısından risk taşıyabilecek unsurlar da çok detaylı biçimde sıralanmıştır;
http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/21042.html
Bu standart Avrupa Birliği'nde satılacak ürünler için mecburi bir standart olup oyuncaklarda zararlı madde içeriklerinin engellenmesine kadar kapsamlı bir takım zorunluluklar getirmektedir.
- Bebeklerde doğumsal kalça çıkıklıkları
Doğumsal kalça çıkıklığı (DKÇ), özellikle bebeklik ve çocukluk çağlarında görülen bir hastalıktır. Uyluk adı verilen kemiğin kalça kemiği ile eklem yaptığı bölgeye tam yerleşememesi ve eklemde bozukluk meydana gelmesi durumudur.
Doğumsal olarak görülebilen ve daha çok bebeklik döneminde tespit edilen DKÇ’lerin görülme sıklıkları hakkında birçok farklı kaynakta değişik bilgiler yer alıyor olsa da Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) verilerine göre her 1000 yeni doğandan 2’sinde DKÇ görülmektedir. Her 4 DKÇ hastasının 3’ünün cinsiyetinin de kız olduğu tespit edilmiştir.
Bu hastalık femur adı verilen uyluk kemiğinin başındaki yuvarlak kısmın kalçada karşılığı olan asetabulum denilen çukur yapıya kısmen ya da tam olarak yerleşmemesi ve asetabulumun dışında kalmasıdır. Hastalık 3 ana grupta değerlendirilebilir;
- Tam çıkık olan kalçada, femur başı tamamen asetabulum dışındadır. Bebeğin dizini karnına doğru itip bacağını dışa doğru yatırarak çıkık yerine oturtulur. Ancak bırakıldığında tekrar çıkar.
- Kısmi olan çıkıklarda, femur başının bir kısmı asetabulum içinde bir kısmı dışa yukarı doğru yer değiştirmiştir.
- Üçüncü tipinde ise femur başı tamamen asetabulum içinde olmakla beraber iterek provake edildiğinde yerinden çıkabilir.
DKÇ birçok sebebe bağlı olarak ortaya çıkabilir. Gerek anne karnında hormonal ve genetik faktörler, gerek gebeliğin son haftalarında oluşabilen kalçaya mekanik baskı gibi sebepler DKÇ’ye sebep olabilir. Bebeğin kundaklanması da bu hastalığa yol açabilen faktörlerdendir. Türkiye’de, Doğu Karadeniz bölgesinde daha sıklıkla görüldüğü tespit edilmiştir.
Hastalığın belirtileri değişiklik göstermektedir. Hafif çıkıklar bebek yürüyene kadar bulgu vermeyebilir, ancak Pediatri hekimleri muayenelerinde bunu saptayabilirler. Bacakların uzunluklarında farklılıklar, kalçada ve eklem yerlerinin kıvrım bölgelerinde ve iki bacak arasında farklılıklar olması, ayakların duruş ve şekil bozuklukları, kalça çıkığı olan bacağın diğerine oranla daha az hareketli ve daha az esnek olma durumu, bebeğin yürümeye başladığında sendelemesi ve yürüme biçimindeki değişiklikler olması gibi belirtiler ortaya çıkabilir. İlk tanı pediatri uzmanı tarafından konulmakla beraber kesin tanı 0-12 haftalık döneminde yapılacak kalça usg tetkikleri ile 6-18 aylık dönemde ise kalça röntgenleri ile konulur. Çocuk yürümeye başlayınca herkes tarafından anlaşılır.
Bilinmesi gereken nokta, bebeklerde kalça gelişiminin doğumdan sonra da devam etmesidir. Kalça çıkığının önlenmesi için ara bezi bağlamak ya da kucakta taşırken bacaklarını ayrık tutmak faydalı olacaktır. Bebeğin bacaklarının rahat hareket ettirmesinin önlenmesi, kundak gibi yöntemler DKÇ’ye sebep olabileceği için uygulanmamalıdır.
DKÇ çoğunlukla bebeklik ve çocukluk döneminde saptanabilen, erken teşhis konularak tedavi edilmediğinde ise kalıcı sakatlıklara yol açma riski olan bir problemdir. Pelvis bandajları ya da kalın ara bezleri kullanılarak tedavi süreci kolaylaştırılabilirken, 6 aydan geç kalınmış vakalarda cerrahi yöntemlerin uygulanması gerekebilir.
Anne babaların, teşhisi ve tedavisi kolay olan DKÇ hakkında temel bilgilere sahip olmaları önemlidir. Şüphe uyandıran durumlarda hiç vakit kaybetmeden pediatri hekimlerine danışılmalıdır.
- Bebeklerde ateş
Yeni doğan bebeklikten itibaren tüm çocukluk dönemlerinde en önemli sorunlardan birisi yüksek ateştir. Ateş, vücudu hastalıklardan korumaya yarayan vücudun normal bir savunma mekanizmasıdır. Ateşin birkaç önemli özelliği şu şekilde belirtilebilir:
- Ateş, kendisi başlı başına hastalık olmayıp bir hastalık belirtisidir
- Ateş, sebep olan hastalık devam ettikçe yüksek olarak seyredebilir
- Ateş, rektal ölçümde 38,5 C’nin ya da koltuk altı 37,5 C’nin üzerine çıkarsa yüksek ateş kabul edilir
- Ateşin derecesindense çocuğun genel durumu daha önemlidir.
Ateşin vücudun bir savunma mekanizması olduğunu belirtmiştik. Ateş yükseldiğinde kan dolaşımı hızlanır ve vücudu mikroplardan koruyan antibakteriyel madde üretimi artar. Mikroplarla savaşan hücre sayıları ve savaşma kapasiteleri yükselir. Birçok mikroorganizma sıcak ortamda yaşayamadığı için vücut sıcaklığının yükselmesi direk olarak da iyileşmeye katkı sağlar... Bu kadar yararlı etkileri olduğu için ateşten korkmanın çok fazla gerekliliği yoktur. Ancak ateş yüksekliği kontrol altında olmalıdır. Belli seviyenin üzerindeki ateş zarar verebilir. En çok korkulan zararı ise ateşli havale denilen febril konvülziyondur. Ayrıca 41 C’yi geçen ateş, beynin beslenmesi için zararlıdır.
Ateş sebepleri:
Ateşe sebep olabilecek olayların en başında enfeksiyonlar gelmektedir. Bu enfeksiyonlar viral ya da bakteriyel olabilir. Daha sonraki sebepler arasında aşılama, ilaçlar, sıvı kaybı, yüksek çevre ısısı, kanama, sinir sistemi hastalıkları, güneş çarpması, romatizmal hastalıklar, kanserler, kan hastalıkları, kan nakilleri sayılabilir. Yukarıda sayılan bu sebepler tek başına ya da bir arada bulunabilir. Çocukluk dönemlerinde en sık karşılaşılan durum enfeksiyonlar olmakla beraber, aşılama, diş çıkarma, sıvı kaybı gibi sebepler de diğerlerine nazaran daha sıklıkla görülebilmektedir.
Ateşli çocuklara yaklaşım:
Ateşli çocuklarda öncelikle ateşin süresi ve derecesi değerlendirilmelidir. Çocuğun kaç aylık olduğu, ilave başka hastalıklarının olup olmadığı, ilaç alıp almadığı önemlidir. Bağışıklık sistemi baskılanmış olanlarda, uzun süreli karaciğer, böbrek ya da kalp hastalığı olanlarda ve daha önce ateşli havale geçirme öyküsü olanlarda ateş çok daha fazla dikkate alınmalı ve derhal müdahale edilmelidir.
Sonuç olarak, çocuğunuz ateşlendiği zaman ateşi ilk olarak evde müdahale ile düşürülmeye çalışılmalı sonrasında ise mutlaka bir doktora ya da hastaneye başvurulmalıdır. Ateşin tedaviye rağmen hemen düşmesini beklemeyin. Ateş yüksekliği durumunda çocuklar üşüme hisseder, bu nedenle aileler üşüdüğünü düşünerek ısıtma amaçlı üzerini örterler. Halbuki yüksek ateşi olan çocuk derhal soyulmalı, gerekirse ılık su ile banyo yaptırılmalıdır. Banyo süresi en az 10-15 dakika olmalı ve duş şeklinde üzerinden suyun akıp gitmesi sağlanmalıdır. Banyo sonrasında çocuk kurulanmamalı ve üzerine örtü örtülmemeli. Kurudukça ateş düşmedi ise tekrar yıkanmalı. Bu sırada çocuğun ağlaması, vücudunun morarması normaldir.
Ateş düşürücü olarak kullanılabilen ilaçlar arasında parasetamol, ibuprofen en çok bilinen ilaçlardır. Benzeri ateş düşürücüler kullanılabilir. Maalesef ülkemizde antibiyotik kullanımı bilerek ya da bilmeyerek oldukça suistimal edilmektedir. Antibiotik kullanımı sadece bakteriel enfeksiyonlarda etkilidir. Oysa ateşin birden çok sebebi vardır. Kaldı ki, küçük çocuklardaki enfeksiyonların da bir kısmı viral enfeksiyonlardır. Viral enfeksiyonların tedavisinde antibiotikler etkili değildir ve tedavide yeri yoktur. Ezber şeklinde eczaneden alınan ilaçlar kullanılmamalı, hasta mutlaka hekim tarafından görüldükten sonra hekim önerisi ile hareket edilmelidir. En önemlisi; ateşli çocuk çok giydirilmemelidir. Unutulmamalıdır ki; antibiyotikler ateş düşürücü değildir. Her ateşli hastalıkta antibiyotik kullanılmaz.
- Bebeklerde inek sütü alerjisi
Toplumda bilindiği gibi inek sütü, bebek ve çocuk beslenmesinde önemli bir besin kaynağıdır. Bilinen birçok faydasının yanında inek sütü bazen çeşitli hastalıklara yol açarak bebeklerin ve doğal olarak ailelerin sıkıntılı süreçler yaşamalarına sebep olabilmektedir. Bu hastalıklar içinde en sık olanı ve basit önlemlerle en kolay iyileştirilebileni ise inek sütü alerjisidir.
İnek sütü, içerdiği protein, karbonhidrat, yağ, vitamin ve mineraller açısından zengin olmakla birlikte içeriğindeki proteinin yapısı ve çeşitleri açısından anne sütünden farklıdır. İnek sütü alerjisine laktalbumin adı verilen protein sebep olmaktadır. Kazein ve laktalbumin adı verilen proteinler ise inek sütünün içerisinde bolca bulunur. İnek sütü alerjisi olan bebeklerde diğer gıdalara da (yumurta, soya proteini gibi) alerji görülebilir. Eğer anne inek sütünü fazlaca tüketiyorsa, inek sütündeki proteinler anne sütüne ve buradan da bebeğe geçerek alerjik durumlara sebep olabilir.
Günümüzde, bebeklere 1 yaşına kadar inek sütü ve inek sütü içeren mamalar önerilmemektedir. Dolayısıyla 1yaşından önce ortaya çıkan alerjik reaksiyonlarda annenin diyeti önemlidir. Bazen de belirtiler bebek 1 yaşından sonra inek sütü almaya başladığında ortaya çıkar. Bu alerjik bulgular genellikle 2-3 yaşından sonra ortadan kalkar. Ancak kalan % 20 gibi bir grupta alerjik reaksiyon ömür boyu sürebilir.
En sık görülen bulgular, genellikle ciltte ekzema tarzında döküntülü lezyonlar, kramp tarzında karın ağrısı, mide bulantıları ve kusma, ishal (kanlı ve mukuslu olabilir) veya kabızlık olmakla birlikte alerjik reaksiyon yelpazesi çok geniştir. Tekrarlayan hırıltılı solunum öksürük atakları, tekrarlayan bronşit ve orta kulak iltihapları, bebeğin büyüme ve gelişmesinde yavaşlama görülebilir. Çok ender olmakla beraber bazı bebeklerde anafilaksi denilen ağır alerjik reaksiyonlara neden olabilir.
İnek sütü alerjisi diğer alerjiler ile benzer özellikler gösterdiği için tanı koymak zor olabilir. Mutlaka doktor tarafından bebeğin beslenmesinin iyi bir öyküsü alınmalı, diyeti sorgulanmalıdır. İyi bir fizik muayeneden sonra bir takım laboratuar testleri yapılmalıdır. Deri Prick testi ve/veya RAST testi %90-95 güvenilirlik sağlar. Ancak tüm testlere rağmen bebek mutlaka takip edilmeli ve olayın tekrarı sorgulanmalıdır. İnek sütü bebeğin diyetinden çıkarıldığında şikayetler de ortadan kalkıyorsa alerji durumu doğrulanmış demektir.
Tedavi:
Tedavide en önemli unsur, inek sütünün ve inek sütü ürünlerinin bebeğin diyetinden çıkarılmasıdır. Bebeğe inek sütü içeren mamalar da verilmemelidir. Çok zorunda kalınırsa amino asit içeren özel mamalar verilebilir. Alerjik reaksiyonlar çok şiddetli ise antihistamik ilaçlar verilebilir. Anne sütü ile beslenirken alerjik reaksiyon geliştiren bebeklerde anne sütünü kesmeye gerek yoktur. Annenin diyeti özel olarak ayarlanarak bu sorun giderilebilir. Diyette inek sütü ve inek sütü içeren tüm yiyecek ve içecekler, peynir, yoğurt ve ayran, tereyağı, margarin ve krema, soya ürünleri, içinde kazein, kazeinat, sodium ve/veya kalsiyum kazeinat, laktalbumin veya whey gibi inek sütü proteinleri olan besinler yasaklanmalıdır. İnek sütü içeren tüm ürünlerin ambalajları üzerinde bu besinlerin var olup olmadıkları belirtilir.
İnek sütü alerjisi tanısı konulan bebeğe, 12-18 ay boyunca inek sütü kesinlikle verilmemelidir. Bu sürenin sonunda, bebeğe doktor kontrolünde ve bilgisinde tekrar inek sütü vermek denenebilir. Çünkü her bebeğin reaksiyonu farklı olabilir. Kontrollü olan bu denemeler, gerekirse 6 ay ara ile devam edebilir.- Bebeklerde ishal
İshal, bebeklerin sayıca ve miktar olarak normalden daha fazla, sulu ve şekilsiz kaka yapmalarıdır. Bunun sonucunda bebekte yüksek ateş, kusma, huzursuzluk hali ve bez bölgesinde pişik gözlemlenir.
İshal rahatsızlığını, birçok bebekte ilk birkaç ay içerisinde yaşanabilen ve “geçiş kakası” adı verilen durumla karıştırmamak gerekir. Geçiş kakasında, günde 8-10 kez az sulu dışkılama olur, bazen yeşil renkte olabilir. Bu normal bir durumdur ve kendiliğinden, 2-3 ay içerisinde düzelir. Anneler çoğu zaman normal olan bu durumu gerçek ishal ile karıştırmaktadır. Geçiş kakası olan bebeklerin genel sağlık durumu iyidir, ishalin temel belirtileri olan yüksek ateş, kusma gibi durumlar yaşanmaz.
İshal en sık 0-5 yaş grubunda rastlanan bir hastalıktır. Özellikle anne sütünün kesildiği ve/veya ek gıda verilmeye başlandığı 6-24 aylık çocuklarda ishal oranı en yüksektir. Anne sütü, içerdiği özel koruyucu moleküllerle bebeklerin direncini arttırarak koruyucu özellik gösterir. Anne sütü teşvik edilerek ya da dengeli beslenmeyi öğreterek ishal vakalarının önüne geçilebilir.
İshalin diş çıkarma ile olan ilgisi çok şüphelidir. Bebekler diş çıkardıkları dönemlerde sulu dışkılama yapabilirler, bu ishal belirtisi değildir, ama uzun süren inatçı ishaller söz konusu ise bunun mikrobik ishal olabileceğini bilmek gerekir.
İshalin en önemli ve en sık karşılaşılan nedeni mikroplardır. Bu mikroplar hastalık yapıcı bakteriler, virüsler veya parazitler olabilir. İshale neden olan mikropların kaynağı insan veya hayvan dışkısı ile pislenmiş içme ve kullanma sularının, kaynakların, akarsuların, sebze, meyve ve diğer yiyeceklerin, ellerin, beslenme araçlarının kullanılmasıdır. Böylece bu mikroplar ağız yoluyla vücuda girer. Buna dışkı-ağız (fekal-oral) yoluyla bulaşma adı verilir. Mikroplar bağırsağa geçerek enfeksiyonlara ve ishale yol açar. Dışkı-ağız yoluyla bulaşmada mikroplar en çok kirli ellerle taşınır. Bu yüzden hijyen ve çevre sağlığı açısından çok dikkatli olunmalıdır.
Bebeklerin özellikle karbonhidrat açısından baskın ve dengesiz beslenmeleri protein-enerji eksikliğine yol açarak sulu dışkılama eğilimini arttır. Bu da malnütrisyon adı verilen durumlara yol açabilir. Malnütrisyon, bebeğin güçsüz kalmasına ve beslenememesine sebep olur. Dengeli beslenme, özellikle bebeklerde çok önemlidir. İshal, aşırı sıvı kaybı ve su-elektrolit dengesinin bozulmasına neden olduğu için bebeklerde ciddi rahatsızlıklara sebep olabilir. Bazen hayatı tehdit edecek boyutlara ulaşabilir.
İshal tedavisinde bebeğin susuz kalmasını önlemek amacıyla mutlaka yeterince hatta normal durumdan daha fazla sıvı gıda verilmelidir. İçeceklerin ishali artırdığı ve bu yüzden kısıtlanmaları gerektiği konusunda yanlış bir inanç vardır. Bu, bebeğin hayatını tehlikeye atacak kadar tehlikeli bir durumdur. Bebeğin ihtiyacı olan sıvı mutlaka verilmelidir. Meyvelerden elma, havuç suyu, şeftali ve muz verilmesi yararlıdır.
Yine halk arasında bilindiği şekliyle, bebeğe asitli içecekler (kola vs.) içirilmesi ve kahve verilmesi kesinlikle yanlış uygulamalardır. Ciddi bir ishalde çocuğun bağırsaklarının istirahat etmesi sağlanmalıdır. İshalli bir bebek mutlaka anne sütü almaya devam etmelidir. Eğer anne sütü ile değil, formül süt ile besleniyorsa laktozu azaltılmış özel ishal mamaları kullanılabilir. Ek gıdalar alan bebek için ise yine anne sütüne devam edilmeli, aldığı ek gıdaların yağsız ve şekersiz olanları tercih edilmelidir. Yoğurt, haşlanmış patates püresi, pirinç lapası, yağsız peynir, makarna, yoğurt çorbası, ızgara et, verilebilecek ek gıdalardır.
İshal ya da sebep olduğu rahatsızlıklar, 24 saat içinde geçmezse, kramp türü ağrılar yerine sürekli geçmeyen karın ağrısı varsa, ishalli çocuk altı aylıktan küçükse, yabancı bir ülkeyi ziyaretten kısa bir süre sonra hastalık ortaya çıkmışsa, sık tekrar eden ishal tabloları oluyorsa, bebeğin dışkısında sümüksü özellik ya da kan görülürse, bebeğin genel olarak halsiz bitkin sürekli uyuyan bir hali varsa, ateşi 39 C’nin üzerinde ise, saatte bir seferden ya da son 24 saatte 10 seferden fazla dışkılama ya da inatçı kusmaları var ise, bebek kilo kaybettiyse mutlaka bir Çocuk Hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilmelidir.
- Bebeklerde diş sağlığı
Dişlerin çıkmaya başlamasıyla birlikte bebeklerde huzursuzluk, uyku düzeninde bozukluk oluşabilir. Anne babaların, çocuklarındaki bu rahatsızlığı en aza indirgeyecek yöntemleri bilmesi önemlidir. Ancak bundan daha önemlisi, dişlerin sağlıklı bir şekilde çıkması ve sürekli dişler gelene kadar da bu sağlıklı durumun korunabilmesidir.
Bebeklerin dişleri 6. aydan itibaren alt ön kesici dişlerle çıkmaya başlar ve 24-30. aylar arasında 10 adet üst çenede, 10 adet alt çenede, toplam 20 adet süt dişi olacak şekilde tamamlanır. Beslenme bozuklukları ve gıdasızlık diş minelerinde gelişim bozukluğuna sebep olduğu için ilk dişlerin sürmesi ile beraber bebeğin bir diş hekimi muayenesinden geçmesinde fayda vardır. Beslenme bozukluğuna bağlı gelişen demir eksikliği anemisinde (kansızlık), tükürük salınmasında ve tükürüğün asidi baskılama kapasitesinde azalma meydana gelir. Buna bağlı olarak “erken çocukluk çağı çürüğü” diye adlandırılan, küçük yaşlarda karşılaşılan diş çürümeleri meydana gelebilir. Astım, diyabet, kalıtsal hastalıklar, kronik enfeksiyonlar ve/veya ilaç kullanımları da (özellikle tatlandırılmış ilaçlar) diş minelerinde gelişim bozukluğuna sebep olarak erken çocukluk çağı çürüğüne sebep olabilir.
3–4–6 aylık dönem ilk dişlerin sürme zamanı olarak kabul edilebilir. Bu dönemde tükürük salgısında artış, diş etlerinde kaşınma ve hafif gribal enfeksiyon belirtileri görülebilir. Bebeğin vücut direncini arttırmak için beslenmesine dikkat edilmelidir. Anne sütü ile beslenmeyen bebeklerde erken çocukluk çağı çürüğü daha sık görülebileceği için bebeğin ağız temizliği çok önemlidir. Her beslenmeden sonra, özellikle de gece uyutmadan önce gazlı bir bez veya temiz bir tülbent parçası ile ağız içi ve dişlerin üzeri silinerek temizlenmelidir. Temizleme işlemi ilk 12 ayda bebeğin rutin işlemleri arasına girmelidir. Sık uyanan çocukların uyuması için sık emzirme, tatlandırılmış emzik kullanımı gibi durumlar erken çocukluk çağı çürüğünü tetikleyebilir. Bu sebeple bebek gece beslenme huyundan vazgeçirilmeli, yatmadan önce kucakta beslenmeye alıştırılmalıdır. Bebeğin emme isteği devam ediyorsa biberonla sadece su verilmelidir. Bebeği oyalamak için eline kurabiye, tatlı yiyecekler ya da içine şekerli içecek konmuş biberonlar verilmesi çürük riskini arttırır. Demir içeren ilaçlar asitli içeceklerle beraber alınırsa kahverengi boyanmaya sebep olabilir. Bu yüzden portakal suyu gibi asitli içecekler yerine su verilmesi daha uygun olacaktır.
6-9-12 aylık dönem çocukta alt kesiciler ve üst kesiciler adı verilen dişlerin sürme dönemidir. Daha önceki dönemde olduğu gibi bu dönemde de salya artışı, diş etlerinde kaşınma ve kızarıklık, kaşınma hissine bağlı olarak huzursuzluk ve hafif ateş görülebilir. Bu dönemde parmağınızı iyi temizleyerek yapacağınız masaj ya da diş kaşıyıcıların faydası olacaktır. 6’ncı ayda alt 2 kesici diş gelir. 9’ncu ayda 2 üst kesici diş ilave olur. 12’nci ayda ise 4 alt kesici 4 üst kesici olmak üzere bebeğinizin ağzında toplam 8 diş olacaktır.
Dişlerin temizliğine aynen devam edilmelidir. 1 yaşından itibaren bebek diş fırçası kullanılmaya başlanabilir. Bu dönemde bebekler bardak ve kaşık ile beslenmeye başlanmalı, parmak emme, yalancı emzik gibi alışkanlıklar değiştirilmeye çalışılmalıdır. Bir diğer önemli konu da bebeğin yürümeye başlamasıdır. Meydana gelebilecek kazalar konusunda dikkatli olunmalıdır. Süt dişlerini ilgilendiren travmalarda mutlaka diş hekimi bilgilendirilmelidir.
13-36 aylık dönemde alt ve üst çenede ilk azı dişleri ve köpek dişleri çıkmaya başlar. En son olarak ikinci azı dişleri de çıkarak ağızdaki toplam diş sayısı 20’ye ulaşır. Bu dönemde çocukta lokal olarak diş etlerinde kaşıntı ve ağrı nedeniyle iştahsızlık, ağlama ve uykusuzluğa bağlı olarak genel direnç kaybı olabilir. Bu sebeple lokal uygulanan anestezi etkili kremlerin faydası vardır. Çok huysuzluk varsa antihistaminik ilaçlar kullanılabilir.
Beslenme ve diş çürükleri arasındaki ilişki, şekerli gıdaların ne kadar fazla tüketildiği ve ağızda ne kadar kaldığı ile alakalıdır. Biberon kullanımı ve anne sütü ile gece besleme, erken dönem çürüklerine sebep olduğu için eğer biberon kullanımı devam ediyorsa mutlaka sonunda su verilmelidir. Dişlerin macunsuz olarak sabah akşam fırçalanması önemlidir. Diş çürüğü var ise diş hekiminin tavsiyesi ile fluor içeren diş macunu kullanılabilir. Süt dişleri sürekli dişler gelene kadar yerini korumalıdır. Bu hem beslenme açısından hem de sürekli dişlerin sağlıklı gelebilmesi açısından önemlidir. Dişlerin erken kaybı çocuklarda konuşma bozukluklarına sebep olabilir. Süt dişlerinin erken kaybı söz konusu ise bu konuda mutlaka diş hekimi kontrolü gereklidir.
4-6 yaş dönemi çocuklar artık diş hekimi ile tanıştırılmalı ve kapsamlı bir muayeneden geçirilmelidir. Bu dönemde ağızda 20 adet diş mevcuttur. Çürük tespiti önemlidir. Fluorlu diş macunları kullanılarak dişlerin fırçalanması sağlanmalıdır. Çiğ meyve ve sebze tüketiminin arttırılması, asitli ve şekerli içeceklerden uzak kalınması önemlidir. Unutulmaması gerekir ki süt dişleri bir bardak kolanın içinde 1 saatte tamamen erimektedir.
6 yaşında sürekli dişlerden ilk olarak büyük azı dişleri sürer. Bu dişlerin süt dişleri ile karıştırılmaması gerekir.
Ebeveynler genellikle bebeklerinin diş çıkarma zamanı konusunda endişeye kapılır, geç ya da erken diş çıkarma durumlarında bir problem olup olmadığını merak ederler. Burada belirtilen ay değerlerinin yaklaşık, ortalama değerler olduğu unutulmamalıdır. Bu tarihlerde sapmalar olabilir. İlk dişini 15. aydan sonra çıkarmış bebekler de vardır. Süt dişlerinin ne zaman çıktığından çok, sürekli dişler gelene kadar sağlıklı kalması önemlidir. Erken diş kayıpları sonucunda, ortodontik ve psikolojik problemlerin, tedavi edilemeyen diş apselerine bağlı sürekli dişlerdeki mine gelişim bozukluklarının, konuşma ve fonksiyon bozukluklarının sık görülebileceği unutulmamalıdır.
- Çocuk gelişiminde tuvalet eğitimi
Çocuk gelişiminde tuvalet eğitimi önemli ve dikkat edilmesi gereken bir aşamadır. Ailelerin bu konuda bilinçli hareket etmeleri gerekmektedir. Çocukların çiş veya kakalarının geldiğini fark etmeleri ve tuvalete kadar ulaşmalarını sağlayacak kontrolü kazanmaları için belirli nörolojik ve duygusal gelişime ulaşmaları gerekir. Kaka kontrolü için makatın bu özellikleri kazanması en erken 18’inci ayda, çiş kontrolü için mesanenin bu özellikleri kazanması en erken 24’üncü ayda gerçekleşir. Kız çocukları bu tuvalet eğitimini erkeklere göre birkaç ay daha erken kazanabilirler. Bu gelişim süreçleri dikkate alınarak daha erken tuvalet eğitimi vermeye çalışmak ve zorlamak yanlış olur. Çocukların bu dönemi kendi bedenine sahip çıktığı, kendine ait şeyleri başkaları ile paylaşmadığı ve çevreden gelen uyarılara tepkisel olarak red cevabı verdiği dönemle çakışır. Bu dönem “2 yaş sendromu” olarak bilinir. Ailesinin “kakanı buraya yap” gibi önerilerini kendi hayatlarına müdahale olarak görürler. Tuvalet eğitimine başlama zamanı yeni bir kardeşin doğumuna, aile içi vefat ya da hastalık gibi dönemlere denk getirilmemelidir. Bu gibi fizyolojik ve duygusal özellikler göz önüne alınarak 2-2,5 yaşlar arasında tuvalet eğitimine başlanabilir.
Tuvalet eğitimine başlamadan önce anne babaların ya da bakıcıların çocuğu daha fazla izlemeleri ve bir takım belirtileri görebilmeleri önemlidir. Çocuğun hazır olduğunu gösteren bir takım fiziksel, ruhsal ve zihinsel belirtiler vardır.
Fiziksel belirtiler: Çocuğun gün içinde 2 saatten fazla kuru kalması, ıslak bez sayısının azalması, düzenli bağırsak hareketlerinin varlığı, oturup kalkabilmesi, çömelme ve yürüme gibi hareketleri rahat rahat yapabilmesi, pantolonunu kendi başına giyip çıkarabilmesi gibi yetenekleri kazanabilmesidir.
Ruhsal belirtiler: Anne babayı memnun etmeye istekli olması, aile bireylerini taklit etmeye hevesli olması, kakalı ya da ıslak bezle kalmak istememesi, tuvalette 5-10 dakika geçirmeye razı olması, kendinden büyük çocukların kakalarını nasıl yaptıklarını merak etmesidir.
Zihinsel belirtiler: Sıkıştığını ifade edebilmesi, kendine söylenen şeyleri yapabilmesi, kakası ya da çişinin geldiğini fark edebilmesidir.
Tuvalet eğitimi nasıl yapılmalıdır?
Çocuğun tuvalet eğitimi almaya hazır olduğuna karar verildikten sonra çocukla bu konu ile ilgili konuşmalar yapmak çocuğun bu konudaki isteğini arttırabilir. Bu konuşmaların içeriğinde, büyüklerin kakalarını nereye yaptığı, kuru kalmanın çok iyi bir şey olduğu gibi konular bulunmalıdır. Bezini değiştirirken yeniden bağlanmak yerine lazımlık ya da tuvaleti kullanmaya teşvik edilmelidir. Öykülerdeki kahramanların kakalarını nereye yaptığı, ya da örnek alabileceği kişilerin de kakalarını tuvalete yaptığı anlatılmalıdır.
Çocuğun konuya istekli olduğu fark edildiğinde, lazımlık almaya birlikte gitmek daha doğru olacaktır. Lazımlığın nasıl kullanıldığı zorlayıcı olmadan anlatılmalıdır. Lazımlık onun odasında durabilir, kullanılacağı zaman banyoya götürülebilir. Lazımlık kullanma konusunda sıkıntılar yaşanırsa, tuvaleti ya da lazımlığı kullanan başka çocukları farketmesini sağlamak faydalı olabilir. Başlangıçta lazımlıkta oturma süreleri 5-10 dakika ile sınırlandırılarak bunu günde 3 kez uygulamak daha kolay olacaktır. Bu uygulamalar için yemeklerden 20-30 dakika sonra gastro kolik refleksin etkisi nedeniyle dışkılama hissi daha fazla olacağı için bu dönemler daha uygun olabilir. Tekrar tekrar sabırla aynı teklif yapılmalı, başarı gösterdiğinde ödüllendirilmelidir. Beze yapılan kakalar ''yeri burası'' diye belirtilerek onunla birlikte tuvalete dökülebilir.
Sonuçta gerçekten uygun yere dışkılama gözlendiğinde ödüllendirme doğru seçenektir. Alkışlama, gezmeye götürme, küçük armağanlar, birlikte anneanneye veya babaanneye telefon etme gibi ödüller verilebilir. Lazımlığı kullanamama, korkma ya da kazalar oluştuğunda asla utandırılmamalı, cezalandırılmamalıdır.
Tuvalet eğitimi 6-8 ay gibi bir süre alabilir. Yaz ayları gibi annenin daha rahat olduğu, çocuğun bez bağlanmadan dolaşma olanaklarının bulunduğu aylar daha uygundur. Aileler bu süreçte gergin olmamalıdır. Çocuğun duyguları gözlenmeye çalışılmalı, konuya yoğunlaşılmalı, her çocuğun farklı özellikler gösterebileceğini bilinerek bu konuda esnek olunmalıdır.
Tuvalet eğitimi sırasında bazı güçlükler yaşanabilir. Çocuk tümüyle tuvalet eğitimini reddedebilir, ilgi göstermeyebilir, kabul edip bir süre lazımlıkta oturduktan sonra kakasını yapmadan kalkıp bezi bağlanır bağlanmaz yapabilir, acıdığını söyleyebilir, bazen kakasını tutup günlerce kaka yapmayarak kabız olabilir.
Eğitim sırasında aile ile çocuğun ilişkisi bozulabilir. İnatlaşma gibi durumlar ortaya çıkarsa tuvalet eğitiminde ısrar etmeksizin çocuğa hazır olacağı bir süre tanınmalıdır. Çocukta kıskanma duygusu yaratmaksızın yaşıtlarının tuvalet eğitimini alabildiği ve bunu başaramamış hiç kimse olmadığı, bir süre sonra tekrar deneyebileceği belirtilmelidir. Anne babalar bu süreçte çocuğunu daha iyi tanımaya çalışmalı, başarısız olsa bile onu sevmeye devam ettiklerini ona hissettirmelidirler. Kabızlık ilerlemişse beslenme önerileri ve ilaçlarla destek olunabilir. Tuvalet eğitimi almış çocuklarda da 4-5 yaşa dek kazalar olabilir. Özellikle stresli zamanlarda geri dönüşler olabilir. Bunların hoş görülmesi konusunda aile sabırlı ve bilinçli olmalıdır.
- İştahsızlık
Bebeklerdeki iştahsızlık ve beslenme sorunları, pek çok anne babanın yaşadığı ve çözüm üretmekte zorlandığı sorunların başında gelir. İştahsız bir bebek, zaman içerisinde ebeveynlerin ruh sağlığını bozacak kadar etkili olabilir. Anne babalar, çocukların yemeleri yönünde aşırı kaygılı davranır, sükunetlerini kaybeder ve baskı uygulamaya başlarlarsa problem daha da büyür ve çözümsüz bir hal alabilir.
Beslenme sorunlarının giderilmesi için öncelikle sorun net biçimde ortaya konmalı, bu bilgiler ışığında muayene uygulanıp çözüm üretilmelidir.
Beslenme sorununun tanısı:
Bir çocuğun beslenme konusunda sorunu olduğuna karar verilebilmesi için aşağıdaki sorulara aile tarafından objektif bir şekilde cevap verilebilmelidir.
• Yemeye başlarken nasıl davranır? İştah kaybı var mı?
• Siz onu yedirmeye başlarken neler hissedersiniz?
• Sonra ne olur? Ne kadar sürer? Nerede oturur?
• Bazen bebekler yemediklerinde anneler o kadar sıkılabilir ki bir yolunu bulup zorla yedirirler, sizin de bazen zorladığınız oluyor mu? Nasıl?
• Öğün bittiğinde ne hissedersiniz, çocuğunuz ne hisseder?
• Yakın zamanda (son iki günde) çocuğunuz neler yedi, miktarları ile anlatır mısınız?
• Anne sütü almakta mıydı, nasıl?
• Kusması ve ishali oldu mu? Ne kadar sürdü? İshali ne şekildeydi? (Sıklık, kıvamı, miktarı)
• Süregelen bir öksürüğü var mı? (Özellikle tüberküloz, kronik solunum sistemi hastalığı açısından)
• Tüberkülozlu bir kişi ile teması var mı?
Muayene:
Özellikle ilk 12 aydaki büyüme, beslenmeden çok etkilenmektedir. Büyümenin izlenmesinde yaşa göre ağırlık ve boy tablolarından yararlanılmaktadır. Aşağıdaki linkten örnek bir ağırlık-boy tablosuna ulaşabilirsiniz.
http://test.eticicibebe.com/18/benim-cici-bebegim/bebegimin-gelisimi/bebegimin-boy-kilo-tablosu
Bu tablolarda en önemli nokta çocukların kendi eğrilerinin ortalama değerdeki büyüme eğrisine paralel olarak izlemesidir. Bu tablolardaki “%50 persantil” diye adlandırılan ortalama değerler, çocuklar için ideal boy ve kilo değeri anlamına gelmez. Çocuklar %3 persantildeki alt sınır ile %97 persantildeki üst sınırlar arasında oldukları sürece endişelenecek bir durum yoktur. Önemli olan, iki ay arayla yapılan iki ölçüm arasındaki persantil değerleri arasındaki farktır. İki persantilden fazla düşüş olmuşsa beslenme sorunu araştırılmalıdır. Daha önce hep %75 persantil değerinde seyreden bebek son ölçümlerde %25 persantil değerlerine düşüyorsa yani çocuğun büyüme eğrisi düzleşmiş ya da aşağı doğru inmeye başlamışsa beslenme iyi gitmiyor demektir, o zaman bazı incelemeler yapılmalı, çocuk beslenme bozukluğuna ait bulgular açısından değerlendirilmelidir.
Beslenme sorununun çözümü:
Beslenme sorununun çözümünde aile desteği, aile-çocuk etkileşimi, uyaranlar ve duygusal destek gibi pek çok etken bir arada göz önünde bulundurulmalıdır
• Beslenme sorunu olan çocukların annelerinin, çocuklarına daha az sözlü ve duysal uyarı verdikleri, daha az tepki ve temas gösterdikleri, çocuğun işaretlerine daha az duyarlı oldukları, onlarla daha az oyun oynadıkları gözlemlenmiştir. Benzer şekilde beslenme bozukluğu olan çocuklar, annelerine daha az uygun sinyal gönderebilmekte, annenin daha az dikkatini çekebilmekte ve daha az birliktelik istemektedirler. Bu sebeple beslenme sorunu olan çocukların aileleri, çocuklarına daha fazla zaman ayırmalı, onları duysal ve sözlü uyarılar ile uyarmalı, daha fazla ilişki içine girmelidirler. Yapılan çalışmalar, beslenme bozukluğu olan çocuklara beslenme tedavisine ek olarak verilen gelişimsel desteğin çocuğun hem büyüme hem ilerdeki bilişsel gelişim ile ilgili sonuçlarına çarpıcı olarak etki ettiğini göstermektedir.
• Beslenme bozukluğu olan çocuklar besine olduğu kadar yatıştırma, besleme, yıkama sırasındaki şefkatli bakıma, anne baba ile birlikteliğe, uygun uyaranlara ve oyuna aynı oranda gereksinim duymaktadır. Oyunlar, konuşma ve uyaranlar çocuğun iştahını arttıracaktır. Ailenin bebeği beslemeye yönelik çabaları çok önemlidir.
• Beslenme bozukluğu olan çocuk, çevresindeki erişkinler ve çocuklar ile etkileşim içinde olmalıdır. Ailenin evde yapabileceği basit oyuncaklar ile çocuğunun oynamasına yardımcı olması etkileşimi arttırarak beslenmeye yardımcı olur. Anne-çocuk etkileşimi beslenme bozukluğunun tedavisi için zorunludur. Çocuk hiç bir koşulda (özellikle hastaneye yatırma gibi travmatik dönemlerde) bağlandığı, temel bakım ve şefkatli uyaran veren kişiden, yani annesinden ayrılmamalıdır.
• Bir aile ne denli kaygı içinde yemek yedirirse çocuk o denli zor yiyebilir, yememek için inat edebilir. Yemeğin tüm aile için eğlenceli geçmesi gereklidir. Sonuçta yemek yemek doğal bir durumdur ve yemenin yeniden doğal bir dürtü olması amaçlanır.
• Eğer aile ortak kaptan yemek yiyorsa beslenme sorunu olan çocuğun (gerçekte her çocuğun) farklı kaptan yemesi sağlanmalıdır. Ortak kap yönteminde çocukların ne kadar yediği anlaşılmaz.
• Beslenme bozukluğu olan çocuklara öğünlerden önce iştahlarını kapatacak şekerleme, çikolata gibi gıdaları vermemek gerekir. Bu gıdalar ancak iyi yenilmiş bir öğün sonrasında ödül olarak kısıtlı bir şekilde verilmelidir. Yüksek enerjili ve besleyici değeri olmayan gıdalar (fast food gibi) çocuğunuza fayda sağlamayacaktır.
Beslenme sorununun çözümü sürecinde şu unsurlar dikkate alınmalıdır;
• Büyümenin ve kilo artışının izlenmesi: Beslenmenin düzeltilmesi için gereken önlemler alınırken aynı zamanda da bu önlemlerin ne kadar işe yaradığını anlamak için çocuğun büyüme ve gelişmesi takip edilmelidir. Bu takip, persantil çizelgeleri ile yapılabilir.
• Beslenme öyküsünün olumlulaştırılması: Öğün öncelerinde yüksek enerjili gıdalarla ya da atıştırmalıklarla iştahı kapatmadan, masada ayrı tabaklarla beslenmenin sağlanması.
• Yeme-yedirme ilişkisinin düzeltilmesi: Çocukla ebeveyn arasındaki ilişkinin düzenlenmesi, aile ile çocuk arasında temasın arttırılması.
• Uygun beslenmenin düzenlenmesi: Besinsel değeri yüksek olan, sağlıklı gıdalarla beslenmenin sağlanması.
• Anne sütünün sürdürülmesi: 2 yaşına kadar bebeklerde anne sütü azalsa bile ısrarla emzirmeye devam edilmelidir. Ek gıdalar ya da diğer besinler, anne sütünün verilmesine engel değildir.
• Zorlamanın bırakılması: Tadını sevmediği, alışamadığı gıdaları vermek için zorlamamak gerekir.
• Esnek süre ve miktarda yeme: Çocuğa çok katı kurallar içinde, "yemek süresi bu kadardır", "bu kadar süre içinde yemeğinin hepsini bitireceksin" diye bir sınır koymak olumsuz etkiler oluşturur. Bunun yerine tabaktaki yemeğin bitmesi için esnek bir süre bırakmak daha makul olacaktır.
• Kalori ve protein arttırıcılar olarak parmak mamaları, peynir, makarna, kuruyemiş, yumurta, zeytin, yoğurt, patates gibi gıdaların kullanılması.
Anlatılan bu doğru beslenme yöntemlerinin uygulanması, besin değeri yüksek gıdaların kullanımı, oyun ortamı ve uyaranların sağlanması için aile ısrarcı olmalı ve süreç uygun aralıklarla, zaman kaybedilmeden takip edilmelidir.
- Grip
Grip hastalığı, influenza virüsü ile oluşur. Bu virüs sürekli değişime uğrayarak bağışıklık sistemini alt etmeyi başarmaktadır. A, B ve C olmak üzere üç tipi mevcuttur. A tipi virüs hem insanlarda hem de kuş, kümes hayvanları ve domuz gibi hayvanlarda hastalık yaparken, B tipi sadece insanlarda hastalık yapar. C tipi ise çok hafif derecede hastalık yaptığı için salgınlara yol açmaz. 20. yüzyılda influenza tip A ile 3 büyük salgın yaşanmıştır.
Grip hastalığının etkeni olan influenza, klasik olarak ani başlayan ateş, titreme, baş ağrısı, bitkinlik, yaygın kas ağrıları ve kuru öksürük şeklinde kendini gösterir. Zamanla boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı, öksürük gibi solunum yollarına ait rahatsızlıklar belirginleşebilir. Göz tutulumu (gözlerde kızarıklık, sulanma, akıntı), karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal daha az gözlemlenmiştir.
Bazı çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonu ya da solunum yolu bulguları belirgin olmayan ateşli bir hastalık olarak seyredebilir. 2 yaş altı çocuklarda bronşiolit veya zatürre şeklinde ağır hastalıklara dönüşebilir.
Özellikle “Tip B” diye adlandırılan Influenzae Type b enfeksiyonlarında bacak kaslarında şiddetli ağrı ve yürüyememe şikayetleri bildirilmiştir. Bu bulaşıcı hastalık ateşli havale, bilinç değişikliğine, hatta kalp kası iltihabından ötürü ölümle sonuçlanan ciddi sorunlara sebep olabilir. Bu hastalık günümüzde oldukça nadirdir. Hib aşısının bulunmasından önce bu hastalık beş yaşın altındaki çocuklarda menenjit hastalığının en baş nedeni idi.
Hastalıktan korunmanın yolu aşı olmaktadır. Difteri, boğmaca, tetanoz, çocuk felci, Hib Menenjiti hastalıklarının hepsinin bir arada olduğu bir 5’li karma aşı geliştirilmiştir. 2, 4, 6 ve 18. ayda bu 5’li karma aşıdan yaptırılmalıdır.
İnfluenza virüsü çok kolay ve hızlı bulaşır. Başlıca bulaşma yolları şunlardır;
• Öksürük ve hapşırıklar ile etrafa saçılan damlacıkların hava yolu ile bulaşması. Özellikle 2-5 yaş arası çocukların kalabalık ortamlarda bulunması bulaşma riskini arttırmaktadır. • Hasta kişiler ile direkt temas edilmesi. El hijyeni bu konuda önem taşımaktadır.
• Hasta kişilerin ağız-burun akıntıları ile temas etmiş eşyalar ile bulaşma. Özellikle grip mevsiminde ortam havalandırılması ve hijyeni önemlidir.
Hasta kişilerden etrafa saçılan virüs parçacıklarının havada asılı kalabilme yeteneğinde olması bulaşıcılığı daha da artırmaktadır. Hasta bir kişinin bir ortama girip çıkması bile o ortamda bulunan kişileri hastalığın bulaşması açısından risk altına sokmaktadır. Bu nedenle grip evde, iş yerinde, okullarda, kreşlerde, toplu taşıma araçlarında çok kolaylıkla bulaşır.
Mikrobu kapmış ancak henüz belirtileri başlamamış kişilerde, yani hastalığın kuluçka süresince de bulaştırma mümkündür. Bulaşma yolları oldukça basit ve bu kadar kolay olan bir hastalığın yayılmasına karşı önlem almanın çok zor, hatta olanaksız olduğu açıktır.
Tedavi
• Ateşi düşürmek ve ağrıyı azaltmak için çocuklarda yaş ve kiloya uygun olarak ağrı kesici ve ateş düşürücüler kullanılmaktadır.
• Hapşırık ve kaşıntı belirtilerini azaltmak için antihistaminik adı verilen ilaçlar çocukların sağlık durumuna göre kullanılabilir.
• 2-5 yaş arası çocuklarda burun tıkanıklıklarını gidermek ve üst solunum yollarındaki tıkanıklığı azaltmak için serum fizyolojik damlalar, burun temizleme pompaları, gerekirse burun tıkanıklığını giderici damlalar kullanılması önerilir.
Korunma
Gripten ve komplikasyonlarından korunmanın en iyi yolu, grip aşısı yaptırmaktır.
Aşı uygulanması genellikle Ekim-Ocak ayları arasında yapılır. 9 yaş altındaki çocuklara 2 doz yapılması gerektiği için, eğer aşı temin edilebilirse Eylül ayından itibaren önerilebilir. Eğer aşı bulunabilirse grip sezonu boyunca, Nisan sonuna kadar yapılabilir. Vücudun grip virüsüne bağışıklığı bir sonraki sene azalmış olur ve aşının içeriği de her sene değişiklik gösterir. Bu yüzden aşının her yıl tekrarlanması önerilir. Aşı üretiminde döllenmiş yumurta kullanıldığı için yumurta proteinlerine karşı alerjisi olduğu bilinen kişilere uygulanmamalıdır.
Grip aşısının işleyiş prensibi şu şekilde özetlenebilir; aşı ile vücudumuza grip virüsünün dış yüzeyinde ve çekirdeğinde bulunan, antijen olarak adlandırılan bazı protein parçacıkları verilir. İnsan savunması bu parçacıkları tanıdığı için savunma mekanizmaları harekete geçer ve virüse karşı savunma elemanları oluşturulur. Bu davranış aynı zamanda savunma hafızasına kaydedilir, böylece daha sonra gerçek virüs ile karşılaşıldığında savunma mekanizmamız bu virüsleri, daha hücrelerimize ulaşamadan yok edebilirler.
Kimler daha fazla risk altında?
Solunum yolu rahatsızlığı olan çocuklarda grip hastalığına bağlı komplikasyonlar ve ölüm riski, sağlıklı olanlara nazaran 120 kat daha fazladır. Kalp, damar hastalığı ve şeker hastalığı olanlarda ise bu oran 241’e kadar yükselebilir.
Kimlere her yıl grip aşısı yaptırması önerilir?
• 6 ay–5 yaş arasındaki tüm çocuklar ve bu yaş grubu çocuklarla aynı evde yaşayan yetişkinler ve bakım veren kişiler,
• Uzun süre ASA (asetilsalisilik asit) kullanan çocuklar ve gençler, (6 ay–18 yaş)
• Kronik akciğer (astım), kalp damar (hipertansiyon hariç), böbrek, karaciğer, kan veya şeker hastalığı dahil olmak üzere metabolik hastalığı bulunan çocuklar,
• Bağışıklık sisteminin hastalık ya da ilaç tedavisi nedeniyle baskılandığı çocuklar,
• Solunum fonksiyonu için tehlike yaratabilecek herhangi bir hastalığı bulunan çocuklar mutlaka aşılanmalıdır.
- Çocuklarda yapılması gereken aşılar
En sık görülen, en fazla sakat bırakan ve en çok öldüren hastalıklar, toplum sağlığı açısından en önemli hastalıklardır. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bu gruba giren ve aşı ile korunabilen hastalıklar olan kızamık, verem, boğmaca, difteri, çocuk felci ve tetanozun tamamen ortadan kaldırılmasını hedeflemiştir.
Aşılanmadıkları için dünyada her yıl birçok çocuk kızamık, boğmaca ve tetanoz nedeni ile hayatını kaybetmekte, birçok çocuk da çocuk felci geçirerek sakat kalmaktadır.
Toplumumuzun sağlığını koruma bilincinin artması ve hastalıklara yakalanmadan önce gerekli koruyucu önlemlerin alınması ile gelişmişliğin temel göstergesi olan bebek ölümlerinin azaltılması mümkün olacak ve daha sağlıklı bir nesil yetişecektir. Bir yaşın altındaki çocuklarda aşılanma oranı %90’a ulaştığında bu hastalıklar toplum için bir tehlike olmaktan çıkacaktır. Bu hedefe ulaşabilmek için, toplumda çocukların aşılanmasını engelleyen etkenlerin bilinerek ortadan kaldırılması gerekir.
Toplumda çocukların aşılanmasını engelleyen etkenler;
- Anne, baba ve diğer aile büyüklerinin aşı konusundaki bilgisizliği: Pek çok aile, bu hastalıkların çocukları tarafından mutlaka geçirilmesi gereken hastalıklar olduğunu düşünmektedir. Oysa yaygın aşılanma programları ile bu hastalıkların yaşanmayacağını ve ölümlerin önleneceğini öğrenmeleri gerekmektedir.
- Toplumda aşının yan etkileri konusunda yanlış bilgiler: Birçok kişi aşıların yan etkilerinin, hastalığın kendisinden daha tehlikeli olduğunu düşünmektedir. Oysa aşıların yan etkileri hastalıklara göre çok daha seyrektir.
- Sağlık personelinin aşılar konusunda bilgi eksikliği: Sağlık kuruluşuna getirildiğinde nezle, hafif ishal ya da hafif ateşli olduğu belirlenen birçok çocuğa aşı yapılmamaktadır. Oysa aşı yapılmaması gereken durumlar nadirdir. Genelde, hastaneye gönderilecek kadar ağır hastalık belirtileri gösteren çocuklar dışında hemen her çocuğa aşı yapılabilir. Bu kural, özellikle sağlık kuruluşuna uzak mesafelerden getirilen çocuklar açısından önemlidir. Doğum ağırlığı düşük, sık hastalanan ve beslenme yetersizliği olan çocuklar, özellikle kızamık ya da boğmaca gibi hastalıkların yaygın olduğu toplumlarda öncelikle aşılanmalıdırlar. Bunun için kabul edilmiş kontrendikasyonlar iyi bilinmeli, bunların dışında aşısı eksik bir çocuk belirlendiğinde vakit geçirmeden aşı uygulanmalıdır. Böylece binlerce ölüm önlenmiş olacaktır.
- İletişim eksikliği: Sağlık görevlileri çocuğa aşı yapmanın yanı sıra aşıyı yaparken anne ve babayı aşıya bağlı olarak oluşabilecek döküntü, hafif ateş, aşı yerinde kızarıklık gibi durumlar konusunda bilgilendirmek, onların bu konuda soru sormalarına fırsat vermek zorundadır. Bu iletişim önemlidir ve diğer çocukların da aşıya getirilmelerini sağlar.
Çocukluk çağı hastalıkları ile ilgili yapılması gereken aşılar şunlardır;
- Hepatit-B Aşısı: Toplumda sarılık diye bilinen, karaciğer iltihabı şeklinde kendini gösteren hepatit-B virüsünün neden olduğu kronikleşebilen (siroza ve karaciğer kanserine neden olabilen) bulaşıcı bir hastalıktır. Hepatit-B virüsü başlıca kan ve vücut sıvılarında (tükürük, idrar, vajinal salgı vb.) bulunur. En sık karşılaşılan, kanla direkt ya da dolaylı temas, cinsel ilişki ve doğum esnasında kronik hepatit-B hastası anneden bebeğe geçiş şeklindedir. Doğumda bebeğe hepatit-B virüsü bulaşması halinde hastalığın kronikleşme ihtimali çok yüksektir.
Koruyucu antikorların anneden bebeğe geçmemesi nedeni ile yeni doğmuş bebeklerin aşılanmaları gerekir. 1. doz doğumda, 2.doz 1 ay sonra, 3. doz doğumdan 6 ay sonra olmak üzere toplam 3 doz aşı ile hepatit-B’den korunulur. Daha önce aşı olmamış ve virüsle temas etmemiş herkes 3 doz aşı ile korunabilir.
- Difteri, Boğmaca, Tetanoz, Çocuk Felci, HİB Menenjit karma aşısı:
Difteri: Ateş, halsizlik ve solunum güçlüğü ile seyreden kapsüllü bir bakterinin neden olduğu bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Solunum ve kalp yetersizliğine bağlı ölüm oranı yüksektir.
Boğmaca: 2 yaş altı çocuklarda sık görülen nefes almayı engelleyecek biçimde öksürük nöbetlerine neden olan bakteriyel bir enfeksiyon hastalığıdır.
Tetanoz: Toprakta bulunan, vücuda yara ve kesiklerden girerek vücut kaslarının kasılması ve çene kilitlenmesi şeklinde seyreden ve ölümcül olabilen bir enfeksiyon hastalığıdır.
Çocuk felci: Polio virüsünün neden olduğu, tedavisi olmayan kalıcı sakatlıklara ve ölümlere yol açan bulaşıcı bir virüs hastalığıdır.
HİB Menenjiti: HİB özellikle 5 yaş altı çocuklarda başta beyin zarı iltihabı (menenjit) ve zatürre olmak üzere ölümle sonuçlanabilen birçok ağır hastalığa yol açabilen bir bakteridir.
Yukarda anlatılan 5 hastalıktan (difteri, boğmaca, tetanoz, çocuk felci, HİB Menenjiti) korunmanın yolu, aşı olmaktır. Hepsinin bir arada olduğu 5’li bir karma aşı geliştirilmiştir. Çocuklara 2, 4, 6 ve 18. aylarda bu beşli karmadan, 5-6 yaşına geldiklerinde ise difteri-boğmaca-tetanoz ve çocuk felci aşısı uygulaması yapılmalıdır.
Pnömökok Aşısı:
Pnömokok, bebeklik ve çocukluk çağında sık görülen menenjit, zatürre, kan iltihabı, orta kulak itihabı ve sinüzit gibi hastalıklara yol açan bir bakteridir. Korunmada aşılama önemli bir yer tutar. Bu sebeple çocukların 2,4,6 ve 12. aydan sonra olmak üzere toplam 4 doz aşı ile aşılanmaları gerekir.
Rotavirüs Aşısı:
2 yaş altı çocuklarda yüksek ateş, kusma, ishal ile seyreden, bebek ölümleri arasında önemli yer tutan bir virüs hastalığıdır. Ağız yolu ile bulaşır. Ağızdan uygulanan aşısı mevcuttur. Yalnızca 6 aydan küçük bebeklere 2 veya 3 dozda uygulanabilir.
Kızamık, Kızamıkçık, Kabakulak Aşısı:
Kızamık, ciltte kırmızı döküntüler ile kendini gösteren kızamık virüsünün neden olduğu ağır komplikasyonlara yol açabilen bir hastalıktır.
Kızamıkçık ciltte pembe döküntü ile kendini gösteren, gebe kadınların maruz kalması halinde bebekte ağır sakatlıklara neden olabilen bir virüs hastalığıdır.
Kabakulak, kulak önü tükrük bezi iltihabı ile şişliğe neden olan, hastalığı geçiren kişilerde beyin zarı, pankreas ve testis iltihabı gibi ağır komplikasyonlara yol açabilen bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. İleri yaş erkeklerde bu hastalık kısırlığa neden olabilir.
Bu hastalıklardan, 1 yaşında ve 5-6 yaş aralığında 1’er doz olmak üzere toplam 2 doz uygulanacak kızamık–kızamıkçık-kabakulak aşısı ile korunulabilir.
Suçiçeği Aşısı:
Suçiçeği, içi sıvı dolu döküntülerle kendini gösteren varicella virüsünün neden olduğu bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Suçiçeği, bağışıklık sitemi baskılanmış kronik hastalığı olan çocuklarda ağır komplikasyonlara ve ölümlere neden olabilir. Korunmak için bu hastalığı geçirmemiş olan çocuklara, 1 yaşında ve 4-6 yaş aralığında olmak üzere toplam 2 doz aşı uygulanmalıdır.
Hepatit-A Aşısı:
Toplumda bulaşıcı sarılık adı ile bilinen, karaciğerin iltihabı şeklinde kendini gösteren hepatit-A virüsünün neden olduğu ağız yolu ile bulaşıcı bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu hastalığı alan bazı kişilerde ağır karaciğer yetersizliği, ölümcül olabilmektedir. 1 yaş üstündeki çocuklara 6 ay arayla 2 doz hepatit-A aşılaması yapılarak bu hastalıklardan korunmaları sağlanabilir.
BCG Aşısı:
Türkiye’de çocuk tüberkülozu, sık rastlanılan bir enfeksiyondur. Küçük çocuklarda enfeksiyonun tüberküloz menenjit ve yaygın tüberküloz gibi ağır formları ileri yaşlardan daha sık görülmektedir. Bu nedenle bebeklere ilk üç ay içinde sol koldan BCG aşılanması mutlaka yapılmadır.
Grip Aşısı:
Grip, influenza adı verilen yüksek ateş, şiddetli kas ağrıları, halsizlik gibi semptomlara neden olan, küçük çocuklarda, yaşlılarda, kronik hastalığı olan kişilerde ise ölüme kadar varan ciddi sonuçlara sebep olabilen bir hastalıktır. Korunma için 6 aydan büyük çocukların her yıl düzenli aşılanması önerilmektedir.
Hastalıksız ve bol aşılı günler dileğimle…
- Anne, baba ve diğer aile büyüklerinin aşı konusundaki bilgisizliği: Pek çok aile, bu hastalıkların çocukları tarafından mutlaka geçirilmesi gereken hastalıklar olduğunu düşünmektedir. Oysa yaygın aşılanma programları ile bu hastalıkların yaşanmayacağını ve ölümlerin önleneceğini öğrenmeleri gerekmektedir.
- Nöromotor, mental ve sosyal gelişme
Çocuklarda büyümenin izlenmesi sırasında nöromotor, mental ve sosyal gelişmenin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. Bu değerlendirmede çocuğun ailesi, yaşadığı ortam gibi faktörler de göz önünde bulundurulmalıdır.
Nöromotor gelişimden kastedilen şey bebeğin sinir ve kas kontrolünü kazanmasıdır. Bunun için sinir ve kas dokularının sağlıklı olması gerekir. Bebeğin duruşunun, cisimleri tutmaya başlamasının, görmeye ve işitmeye başlamasının takibi nöromotor gelişim çerçevesinde değerlendirilir. Bunun yanı sıra zihinsel gelişimi de aynı başlık altında takip edilir.
Uyarı, bebeğin nöromotor ve zeka-ruh gelişmesinde çok önemli bir faktördür. Çocukla konuşmak, oynamak, oyun oynayabilmesine olanaklar yaratmak çocuğun gelişmesini olumlu yönde etkiler. Bebekler ve çocuklar birçok şeyi oyun sırasında öğrenirler. Bebeklerin doğumda işitme duyuları oldukça iyi gelişmiştir. Anne ve babalar, bebekleri ile konuşarak onların gelişimlerine yardımcı olabilirler. Sevgi ve ilgi, çocukların sağlıklı gelişmeleri için en önemli koşuldur. Bakımevinde bir bakıcının 15-20 çocukla ilgilendiği yerlerde çocukların daha geç yürüdüğünü, durgun, okulda çekingen ve daha az başarılı olduklarını saptayan çeşitli çalışmalar vardır. Sevgi ve ilgi ortamında büyüyen çocuklar ise zeka ve ruh gelişimi daha olgun erişkinler olurlar. İlk iki yaşta kas-sinir sistemi hızla gelişir ve çocuk birçok beceriler kazanır. İlk 5 yaştaki gelişme aşamaları ise aşağıda özetlenmiştir. Bu dönemde nöromotor gelişme, zeka gelişimi ve sosyal davranış gelişmesi ile birlikte değerlendirilir. Elbette bu gelişim aşamaları bebekten bebeğe ufak farklılıklar gösterebilir. Bebeğin beklenen dönemde beklenen gelişmeyi göstermediğini farkeden ebeveynler durumu takip etmeli, eksiklik ya da farklılığın devam etmesi durumunda mutlaka doktora danışmalıdırlar.
Yenidoğan Çağı: Yüzüstü yattığı zaman başını bir taraftan diğer tarafa çevirir. İşitme iyidir. Etrafına karşı sosyal ilgisi çok azdır.
1. ay: Yüzüstü yatınca başını kısa süre kaldırabilir. Annesi kendisiyle konuştuğu zaman hareketlerini azaltır ve o tarafa bakar. Etrafa ilgi başlar. Kendisine özgü mutluluk sesleri çıkartır.
2. ay: Dik tutulduğunda başını iyice tutar. Eşyayı takip edebilir. Annesini tanımaya başlamıştır. Gülümser.
3. ay: Yüzüstü yatırılınca baş ve göğsünü kaldırabilir. Eşyalara uzanır ancak yakalayamaz. Eline oyuncak verilirse kısa bir süre tutar. Sırtüstü yatarken kendi ellerini hareket ettirerek seyreder.
6. ay: Kısa süre desteksiz oturabilir. Yakındaki eşyaya uzanır, yakalar ve ağzına götürür. İki elini birleştirebilir.
7. ay: Yüzüstü durumdan sırtüstüne dönebilir. Emeklemeye başlayabilir. Bir elindeki eşyayı öbür eline geçirebilir.
10. ay: Yatar durumdan oturur duruma geçebilir. Eşyayı baş ve işaret parmakları arasında tutabilir. İsmiyle çağrılınca reaksiyon verir.
12. ay: Bir elinden tutulursa yürür. 2-4 kelimeyi anlayarak söyler.
15. ay: Yardımsız kalkar ve yürür. Merdivenleri emekleyerek çıkar. Basit emirleri yapar. 2 küpü birbiri üzerine koyabilir. Düğmeyi şişenin içine koyar, 4-6 kelimeyi anlayarak söyler.
18. ay: Elinden tutulunca merdiven çıkabilir. 3 küpü üst üste koyabilir. 10 kelimeyi anlayarak söyleyebilir. Resimleri tanır ve adlandırır.
2 yaş: Rahat olarak koşar. Tek ayağını kullanarak yardımsız merdiven inip çıkabilir. Kalem ile daire ve enine çizgi çizebilir. 2-3 kelimelik cümleler kurar. Çatal ve kaşığı iyi tutar. Büyük ve küçük tuvaletini haber verebilir.
2,5 yaş: Sıçrayabilir, ayak parmakları üzerinde durabilir. İsmini bilir. Renkleri ayırt etmeye başlar.
3 yaş: Merdivenleri iki ayakla rahat çıkar. 3 tekerlekli bisiklete biner. Tek ayak üzerinde bir süre durabilir. Kalemi güzel tutar.
4 Yaş: Tek ayak üzerinde sıçrayabilir. Benlik duygusu belirmeye başlamıştır.
5 yaş: Üçgen resmi yapabilir. Kendisi giyinir ve soyunur. Belleği iyi gelişmiştir. Okul düzenini rahatça benimser.
6 yaştan ergenliğe kadar olan dönemin gelişme ile ilgili başlıca özellikleri, kompleks becerilerin (bisiklete binme, yazı yazmak, resim yapmak, vb.) kazanılması; çocuğun giderek anne ve babasına olan bağımlılığının azalması; sorumluluk, yarışma, başarı kavramlarının ve duygularının yerleşmesi olarak özetlenebilir.
Çocuğun bu becerileri kazanabilmesi için zeka gelişiminin yanı sıra görme, işitme gibi duyu organlarının da normal olması gerekir.
Doğumda çocuğun işitme duyusu gelişmiştir. 3-4 haftalık bir bebekte de görme işlevi iyidir. İşitme ve görme kusurlarının erken dönemde tanınması çocuğun gelişimi için çok önemlidir. Ancak erken dönemde çocuklarda işitme ve görme kusurunu saptayacak kolay uygulanabilir ve güvenilir testler henüz geliştirilememiştir. Yine de ilk aylarda ilgi duyacağı bir eşyayı izleme, kağıt hışırtısına göstereceği tepki gibi basit yöntemlerle görme ve işitme açılarından her çocuk kabaca değerlendirilmeli, kusur kuşkusu varsa doktora başvurulmalıdır. Bu konuda güvenilir bir kaynak da anne ve babaların görüşleridir. Bu nedenle büyüme ve gelişmenin değerlendirilmesi sırasında anneye “çocuğunuzun işitmesi ve görmesi nasıl?”, “sizi tanıyor mu?”, “ani gürültüden rahatsız oluyor mu?” gibi sorular sorularak annenin görüşünün alınması yol gösterici olabilir. Zeka geriliği olan çocuklarda görme ve işitmenin değerlendirilmesi güçtür. Aşırı yalnız, sevgiden, uyarıdan yoksun bırakılan çocuklarda da aynı güçlükle karşılaşılır. Doğumdan sonra ilk 3 ayda gözlerde geçici hafif şaşılık olabilir. Belirgin ve sürekli kayma gözlenen bebeklerin ve 3 aylıktan öteye devam eden geçici kayma gözlenenlerin göz doktoru tarafından muayene edilmesi gerekir.
Nistagmus, gözlerin yatay veya düşey eksende hızlı hareketidir. Sürekli veya aralıklı olabilir. Sinir sistemi hastalıklarının veya ağır görme bozukluklarının bir belirtisi olabileceği için, göz doktoru tarafından görülmesi gerekir.
Ebeveynler bu temel bilgiler ışığında çocuklarının nöromotor gelişiminin doğal seyrinde gidip gitmediğini takip edebilirler. Beklenmedik bir durumla karşılaşıldığında mutlaka uzman doktora danışılmalı, destek alınmalıdır.
- Bebeklerde uyku düzensizliği
Annelerin doğum sonrası ilk aylarda yaşadıkları sorunların en büyük bölümü bebeklerin iştahsızlığı ve uyku düzensizlikleri ile ilgilidir. Gece sık sık uyanan bebekler, özellikle çalışan anneler için büyük sıkıntı oluşturur. Bebeğin nasıl uykuya geçirileceğinin ve aradaki kısa süreli uyanmalarda nasıl davranılacağının bilinmemesi, uyku bozukluğunun sorun olarak devam etmesine yol açar.
Yeni doğmuş bebekler günde 15-18 saat uyurlar, bunun 6 saat kadarı gündüz uykusudur. Prematürelerin uyku süreleri miadındaki bebeklere göre daha kısa ve uyku-uyanıklık mekanizmaları daha düzensizdir. Yeni doğan sonrası dönemde uyku, özellikle gündüzleri gittikçe azalarak günde 12-14 saate iner. Bunun sadece 2-3 saati gündüz uykusudur.
Bebekler ilk 4 aydan sonra beslenmek için geceleri hiç uyanmayabilecekleri gibi 1-2 kez meme emmek için uyanabilirler de. Anne sütü alan bebekler, diğer besinleri alan bebeklere göre daha sık uyanabilirler. Bazı bebekler uyansalar bile kendi kendilerini yatıştırıp yeniden uykuya dalabilirler. Bebeklerin uykuya dönmede bu şekilde kendi mekanizmalarını kullanma yeteneği genellikle 3-4 aylıkken gelişir. Her uyanmada anne babanın bebeğin başına koşup aşırı ilgi göstermesi doğru değildir. Böyle davranarak bebeğe yeniden uykuya dalma fırsatı verilmemiş olur. Bebek iyice uyanmış ve yanına gitmek gerekmişse kucağa almamalı ve yataktan çıkartılmamalıdır, mümkün mertebe onu yatakta tutup uyutulmaya çalışılmalıdır.
Bebeğin uykuya rahatça geçmesini sağlamak için;
- Odanın karanlığa yakın, loş bir ışıkla aydınlatılması,
- Her defasında bebeğin kendi yatağında uyutulması,
- Yatağına konma zamanında bebeğin uyanık ama uykulu olması,
- Yatağında onu sakinleştirici bir uyku objesi (oyuncak, sevdiği battaniye vb.) bulundurulması,
- Uykusu gelmiş bebeğin “ee..ee”, “piş piş” gibi uyku sesleri çıkararak uykuya geçmesinin sağlanması,
- Bebeğin rahat uykuya dalabildiği ve uyumayı sürdürebileceği biçimde, sırt üstü yatırılması,
- Bebeğin odasında uyku sorunlarına neden olabilecek televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve radyo benzeri cihazların bulundurulmaması tavsiye edilir.
Gece uyanan bebeği, yatağında tutarak tekrar uyuturken de bu alışılmış davranışların yinelenmesi gerekir.
Erken çocuklukta ise uyku süreleri genellikle 4-5 saattir. 6 aylık bebeklerin gece uykuları 8-10 saat bile olabilir. Buna ek olarak sabahla öğlen arasında ve öğleden sonra yaklaşık birer saat uyurlar. Geceleri daha uzun uyuma alışkanlığı kazanıldıktan sonra 9.-11. aylar arasında yeniden bir uyanıklık dönemi yaşanabilir. 15. aydan sonra genellikle bir saatlik öğlen uykusu yeterli olur, 4 yaştan sonra da artık gündüz uyumazlar.
6-12 aylık bebeklerin %25-50’sinde gece uyanmaları görünür. Uyku düzensizlikleri temel olarak iki ana başlık altında değerlendirilir;
1. Organik nedenler:
Daha önceleri uykuları düzenli olan bir bebekte uyku sorunları ortaya çıkmışsa organik nedenleri ayırt etmek gerekir; burun tıkanıklığı, idrar yolu enfeksiyonu, böbrek taşları, raşitizm, demir eksikliği anemisi, bağırsak parazitleri, inek sütü allerjisi, gastroözofageal reflu, diş çıkarma, tıkayıcı uyku apnesi sendromu ve üst hava yolları direnç sendromu gibi...
2. Organik olmayan nedenler:
Anne ve bebeğin gün içindeki aşırı yorgunlukları, stres yaratan durumlar, ailenin bebeği uyutma alışkanlıkları, gece sık beslemeler uyku düzenini bozan belli başlı etkenlerdir. Bunun dışında anne ve babalar zaman zaman bebeğin REM uyku dönemlerindeki kısa uyanıklık sürelerini yanlış algılayabilmektedirler. Zaman zaman uyanmanın doğal bir şey olduğu unutulmamalı, bu uyanıklık hallerinde uzun süreli ilgi göstererek bebeğin uyku düzeni daha da bozulmamalıdır. Yolculuk ve hastalık gibi geçici değişiklikler de önceki uyku düzenini bozabilir.
Uyku düzensizliği yaşayan bebeklerde öncelikle organik nedenler araştırılmalıdır. Eğer böyle bir neden bulunamadıysa, zaman içerisinde bebeğin gündüz uyku süresinin 3-4 saatle kısıtlandırılması, gece beslenme miktarı ve süresinin yavaş yavaş azaltılması gibi önlemler düşünülebilir. Yukarıda bahsedilen uykuya geçiş ve gece uyanma sonrası davranış tavsiyelerine uyulması uyku düzensizliği sorununun çözülmesine yardımcı olacaktır.- Domuz gribi
Güney Amerika’dan başlayıp tüm dünyaya yayılım gösteren domuz gribi (İnfluenzaA H1N1) virüsü, önemli bir sağlık sorunu olarak devam etmektedir.
Genel Bilgiler:
Güney Amerika’dan başlayıp tüm dünyaya yayılım gösteren domuz gribi (İnfluenza A H1N1) virüsü, önemli bir sağlık sorunu olarak devam etmektedir. Bu hastalığa yol açan virus Kuzey Amerika Domuz Gribi, Avrupa-Asya Domuz Gribi, Kuş Gribi ve İnsan Gribi viruslarına ait genetik yapı içermektedir. Dünyada ilk kez görülen genetik yapısı nedeniyle tüm insanlar hastalığa karşı duyarlıdır. Bu virusle karşılaşan herkes bu hastalığı geçirmeye adaydır. Dünya Sağlık Örgütünün hazırladığı en iyimser senaryolara göre dünya çapında 233 milyon hastanın çok kısa bir süre içinde polikliniklere başvuracağı öngörülmektedir.
H1N1 salgını nedeniyle çok büyük sosyal ve ekonomik yıkımlarda öngörülmektedir. Bu hastalığa yol açan virusun en önemli özelliği çok kolay bulaşmasıdır. Domuz gribinden korunmak için bazı tedbirler almak gerekmektedir. Hastalık 2 yolla bulaşmaktadır. Birincisi hastalığı taşıyan kişinin solunum yoluyla, aksırma öksürme ve benzeri yollarla virus içeren zerreciklerin havaya karışması ve hasta olmayan kişilere solunum yolu ile bulaşması. İkinci yol ise diğer; virusun dış ortamlara dayanıklı olması nedeniyle havaya saçılan bu virusların eşyalara yapışması ve buradan el teması yolu ile yayılmasıdır. Kuluçka süresi ortalama 1-7 gündür. Hastalanan kişiler ortalama 7-12 gün süre ile virusu bulaştırmaktadırlar.
Klinik bulgular:
6 ay-3 yaş arası çocuklarda hastalığın belirtileri mevsimsel grip belirtilerinden farklı değildir. Burun akıntısı, öksürük, en sık görülen bulgulardır. Bu şikayetler ek olarak ishal ve kusma bulguları da olabilir. Küçük çocuklarda, huzursuzluk, iştahsızlık, ve uyku hali ek bulgular olabilir. Çocuklarda ateşle beraber cilt döküntüleri, huzursuzluk, uykuya meyil, beslenememe, morarma, hızlı ve zor nefes alma şikayetleri acil müdahale gerektirmektedir. 2 yaş altı bebekler bu hastalıkta risk grubundadır. Ayrıca 6 ay-3 yaş arası çocuklarda astım hastalığı ve bağışıklık sistemi zayıf olanlarda dikkatle takip edilmelidir. 6 ay-3 yaş arası riskli çocuklarda grip bulguları görülür görülmez doktora başvuru yapılmalı. Çünkü bu grup çocuklarda domuz gribi ciddi komplikasyonlara sebep olabilir. Bu komplikasyonlar zatürre sinüzit, orta kulak iltihabı, solunum yetmezliği, reye sendromu vb. olabilir.
Tanı:
Bu hastalığın kesin tanısı burun ve/veya boğazdan alınan sürüntü örneklerinin PCR adı verilen özel bir test ile konulur. Bu testin sonuçlanma süresi laboratuar şartlarına göre değişmekle beraber ortalama 48 saattir.
Tedavi:
Bu hastalıkta tedavi genellikle bulgulara yöneliktir. Ağrı kesici şuruplar, ateş düşürücü şuruplar, burun spreyleri ve bol sıvı tüketmek genelde tedavi için yeterlidir. İlaç dozları doktorunuz tarafından çocuğunuzun kilosuna göre ayarlanmalıdır. Tedavide ayrıca antiviral ilaçlar da kullanılmaktadır. Ancak bu tip ilaçlar öncelikli olarak hastaneye yatması gereken ağır hastalarda ve risk grubunda hastalığa yakalanmış olanlara doktor kontrolünde verilmesi gerekmektedir.
En önemli konulardan bir tanesi ise bu enfeksiyonda aspirin kullanımından kaçınılmalıdır. Ayrıca antibiotik kullanımın tedavide yeri yoktur.
Korunma:
Çocuğunuza domuz gribi bulaşma riskini düşürmek için ilk yapmanız gereken, temizlik kurallarına uymaktır. Kendi temizliğini sağlayamayacak kadar küçük çocuklarda iş ailelerle düşmektedir. Mutlaka hijyen kurallarına uyulmalı ve bebeğin temizliği sağlanmalıdır. Hasta kişilerle yakın temastan kaçınmalı, el temizliğine önem verilmelidir. Virüsün yayılmasını önlemek için yüzeylerin dezenfektanlarla temizlenmesi faydalıdır. Ancak tüm bu önlemelere rağmen koruyuculuğu en etkili olan yöntem aşıdır. Mevsimsel grip aşısı domuz gribine karşı koruma sağlamamaktadır. Öncelikle risk gurubundaki kişilerden başlayarak toplumsal aşılama gerekmektedir. Bu aşı 6 aylıktan itibaren tüm yaş gruplarında güvenle uygulanabilmektedir.
Bol sağlıklı gripsiz günler dileklerimle....
Dr. Nihan ÇEHRELİ
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı- Anne sütü ile beslenme önerileri
Anne babalar çocuklarının yaşlarına göre oyuncak seçerken yukarıda temel olarak bahsedilmiş olan ağza kaçma, yutma gibi tehlikeleri mutlaka göz önünde bulundurmalı ve bu konudaki dünya standartları hakkında bilgi sahibi olmalılardır.
Anne sütünün diğer beslenme şekillerine göre üstünlüğü, bilimsel olarak ve tartışılmaz fizyolojik verilere dayandırılarak kanıtlanmış durumdadır.
Anne sütü; ekonomik olması, bebeğin yaşamının ilk aylarında D vitamini ve demir dışındaki tüm ihtiyaçlarını karşılaması, doğrudan bebeğe verilebildiği için enfekte olma riskinin düşük olması, içerdiği koruyucu maddeler nedeni ile bebeğin enfeksiyonlardan korunmasına katkısı ve bebeğin psiko-duygusal gelişimine olumlu etkisi açısından ideal bir besindir.
Emziren toplumlarda meme kanseri görülme oranı azalır. Emzirme sırasında bebekle anne arasında oluşan yakınlık hem kadının hem de çocuğun psikolojik gelişimine büyük katkıda bulunur.
Çocuk sağlığı ve beslenmesi konusuna özen gösteren tüm anneler, bebeklerini ilk 4-6 ay anne sütü ile beslemelidirler. Bu dönemden sonra 2 yaşına kadar çocuklara uygun ve yeterli ek gıdalar verilmekle birlikte emzirmeye devam edilmelidir. 2 yaşından sonra sütten kesmek için ideal bir zamanlama yoktur, çocuk ne zaman kendiliğinden anne sütünü bırakmak isterse en uygun zaman odur. Çocuğun sağlıklı biçimde beslenmesinin sağlanabilmesi için annelere emzirmeye uygun bir ortam yaratılması ve desteklenmesi gereklidir. Annelerin emzirebileceklerine inanmaları çok önemlidir. Kendileri de, hem kendi sağlıkları hem de bebeğin sağlığı açısından yeterli düzeyde beslenmelidirler.
Anne sütü, doğumu izleyen ilk 4-5 günde kolostrum, yani “ilk ağız sütü” yapısındadır. Kolostrum yoğun ve yüksek kalorili bir sıvıdır, bebeğin mutlaka alması gerekir. Doğumdan 4-5 gün sonra olgun süte dönüşür. Bu dönemde bebeğe su veya başka besinler vererek sütün etkisini azaltmak çok hatalıdır.
Anne sütünün bol gelmesi erken emzirmeye, annenin psikolojik durumuna, bebeğin emme gücüne, memelerin tam boşalmasına (yetersiz boşalan memelerde bir süre sonra süt miktarı azalır) ve annenin yeterli beslenmesine bağlıdır. Sütün daha rahat gelmesini sağlamak için ilk günlerde sık ve sayısız, yani bebek her istediğinde emzirmek, her iki göğsü sırayla vermek ve son olarak da boşalmayan memeleri süt pompası ile boşaltmak en temel uygulamalardır.
Halk arasında tahin pekmez, helva, börülce gibi bazı besinlerin süt miktarını arttırdığına dair yaygın inanışlar vardır. Sütün artmasında anne psikolojisi çok önemlidir, bu yüzden eğer anne de bu besinlerin süt miktarını arttıracağına inanıyorsa, psişizmi etkilenebileceğinden, gerçekten artış yaşayabilir. Bunun dışında bol sıvı alımı ve dengeli beslenme de olumlu rol oynar. Yapılan bazı araştırmalar, dengeli diyet almalarına rağmen, vücutları henüz süt salgılamaya hazır olmadığı için çok genç annelerin süt miktarının az olduğunu göstermiştir.
Anne ilk günlerde bebeğini yattığı yerden emzirir, sonraları yatakta ve koltukta oturarak emzirmelidir. Anneler her beslenmeden önce meme başlarını temizlemelidirler. Meme başının yıkanması ise ancak emmeyen bebekler için sütün sağılması gerektiği durumlarda uygulanır. Emzirmeden önce meme başlarını sıkarak ilk damlaların gelmesi sağlanmalıdır. Anne daha sonra meme başını işaret ve başparmakları arasına alarak bebeğin burnunun tıkanmasını önler ve hava yutmasını engellemek için bebeği elinden geldiğince dik tutar. 15-20 dakika memede tutmak yeterlidir. Daha uzun devam edilirse meme başlarında çatlak ve yaralar oluşabilir.
Emzirilen bebek yuttuğu havayı geğirip çıkarıncaya kadar dik tutulmalıdır. Sırtına hafif hafif vurmak gaz çıkarmasına yardımcı olur. Bebeğin emme isteği emzik istemesinden farksızdır. Çocuk ancak karnı acıkınca kuvvetle çeker, diğer zamanlarda ise sadece oyalanır. İlk 10 gün boyunca,, bebek her istediğinde, saatsiz bir şekilde, sağ ve sol memeler eşit süreyle emzirilmelidir. Göğüs tam olarak boşalmamışsa pompa ile boşaltılır. Bu boşaltma bir hafta kadar sürdürülebilir. İlk günlerde sık emen bebek, büyüdükçe daha seyrek emecektir.
Uyuyan çocuk meme verilmek için uyandırılmamalıdır. Anne, öğün saatlerini bebeğin ritmine göre ayarlamalıdır. Belli bir süre sonra bebeğin ritmi oturur. Bebeğin her ağlamasını açlığa bağlayıp, süt yetmiyor diye düşünerek başka mamalara başvurmak yanlıştır. Sütün bol gelmesi için anne öncelikle bu sütün bebeğe gerçekten gerekli olan tek besin olduğuna inanmalıdır. Doktor kontrolünde olmadan başka hiç bir besine başvurmamalıdır. Tek bir kez bile mama verilmesi, memelerin boşalmasını geciktireceği için süt yapımını azaltabilir. Anne sütünün yeterli olduğunun göstergeleri; bebeğin kilo alımı, sakin ve huzurlu oluşu ve yeterli sayıda dışkılamasıdır. Anne sütü alan bebeklere ayrıca su verilmesine gerek yoktur.
Annenin emzirmesine en önemli engel çökük meme başı ve meme başı çatlaklarıdır. Meme ucunu dışarı çıkarmak için gebeliğin 6. ayından itibaren elle çekmelere başlanmalıdır. Çatlakları önlemenin en kolay yolu ise meme başını sertleştirmektir. Gebeliğin 8. ayından itibaren, yumuşak bir kumaş arasına biraz pamuk koyarak hazırlanacak bir top vasıtasıyla günde birkaç dakika yapılacak ufak sürtmeler istenilen sertliği kazandırır. Doğumdan sonra çatlaklar en çok ilk haftada görülür. Bebeğin dik tutularak emzirilmesi, meme başının kahverengi halka ile birlikte bebeğin ağzına verilmesi, ilk günlerde emzirmenin 5 dakika ile sınırlandırılması ve emzirirken sık sık pozisyon değiştirilmesi çatlakları önlemek için uygulanabilecek başlıca tekniklerdir. Çatlak oluşursa anne biraz acıya katlanıp bebeğini emzirmeye devam etmelidir. Eğer yapamıyorsa, birkaç öğünü süt pompası ile çekerek kaşıkla içirmelidir. Bu tip çatlakların büyük çoğunluğu uygun teknikler kullanıldığında kendiliğinden geçer.
Sağlıklı günler dileğimle,
Anne sütü güzelliğiyle.
- Bebeğinizin Doktorunu Tanıyın
-
Uzm. Dr. Nihan Çehreli
18 Mart 1972 tarihinde Elazığ’da doğmuştur.
1988-1994 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş ve ihtisasini 1994-1999 yılları arasında Ege Üniversitesi Pediatri bölümünde yapmıştır.
2000-2005 yılları arasında Özel Acibadem Hastanesi Yeni Dogan Servisi, Pediatrik Acil Servis, Pediatrik Yogun Bakım ve Mobil Pediatri Hizmetleri bölümlerinde çaliştiktan sonra 1 Eylül 2005 tarihinden itibaren mesleğine özel muayenehanesinde Pediatri Hekimi olarak devam etmektedir.
Evli ve 2 çocuk annesidir.
İyi derecede İngilizce bilen Çehreli’nin hobileri arasında kitap okumak, spor yapmak , tiyatro ve sinema yer almaktadır.
Aklınıza takılan her şeyi doktorunuza sorun.